Bu Blogda Ara

yaşanmış hayat hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yaşanmış hayat hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2017 Salı

Bana bakın ve ibret alın!’’

Bana bakın ve ibret alın!’’
Zamanın birinde bir Allah dostu şimdiki tabirle sayfiyye denilen yazlıkların olduğu bir sahil kasabasına gider. Orada dolaşırken boylu poslu bir adam görür kolunun biri yok… birkaç gün takip eder bu adamı ve her gün ‘’ey ahali! Bana bakın ve ibret alın!’’ diye bağırmasına dikkat eder, gidip sorar. Yahu hayırdır niye her gün böyle ibret alın diye bağırarak geziyorsun? Adam başlar anlatmaya: ben zamanında şu gördüğün sahilin güvenlik şefiydim, buralar benden sorulurdu, her şeyi ben kontrol ederdim elimde sopam belimde silahım teftiş ederdim. Derken bir gün yine böyle dolaşırken sahilde bir adam gördüm zayıf çelimsiz balık tutuyor. Gittim yanına baktım ki iki balık tutmuş. Dedim ki, o balıklardan birini bana vereceksin! Adam:’’ olmaz. Ben bu tuttuğum balıklarla evimi geçindiriyorum ticaret maksatlı da yapmıyorum. Zaten tuttuğumda şunun şurasında iki balık, bana zulmetme veremem sana.’’ Dedi. Ben ise ısrar ettim vermeyince iki sopa vurdum zorla aldım balığın birini. Eve doğru giderken yolda balık benim parmağımı ısırdı eve bu halde gittim balığın dişlerinden kurtardım parmağımı ve balığı tavaya koyduk pişirecekken bir de baktım tava kan oldu. O vakit benimde parmağım şişmeye durdu dayanamayıp doktora gittim. Doktor: ‘’bu parmak kangren olmuş kesmek gerek.’’ Dedi. Nihayetinde parmağı kestiler. Sonra elim şişti doktor bu defa: mikrop ele de sıçramış elide kesmemiz gerekiyor. Dedi. Elimi de kestiler sonra kolum şişti yine gittim doktora ve doktor: bu mikrop kola da sıçramış kol kangren. Kesmemiz gerekiyor. dedi ve kolumu da kestiler. Çok geçmeden göğsüm şişmeye başladı, o zaman anladım ki ben öleceğim kurtuluşum yok. Ayrıldım gittim evden dolaştım bir ağacın altında ağlıyordum ki biri geldi ve dedi ki, ‘’a gafil adam hiç akıl etmez misin, niye bu haldesin? Bir düşünüp seni bu hâle koyandan bir helâllik istemez misin? ‘’ bunu duyunca aklım başıma geldi ve kalkıp o balıkçıyı buldum. Selam verdim ve beni tanıyıp tanımadığını sordum. Balıkçı: seni tanıdım. Ama koluna ne oldu? Deyince anlattım durumu, helâllik istedim. Balıkçı: bu çok ağır olmuş, gel hele bir bize gidelim. Dedi ve evlerine gittik. Evinin bir köşesinden bir küp çıkardı. İçinde otuz bin akçe varmış. On binini verdi ve dedi ki, eğer kolun sağlam olsaydı çalışır para kazanırdın ama şimdi çalışamazsın. Bu onun nafakası olsun dedi. Sonra on bin akçe daha verdi ve ekledi: eğer sen çalışabilseydin çoluğuna çocuğuna hediyeler alırdın sevindirirdin ama şimdi onu da yapamazsın. Bu on bin akçe de onun için olsun. Sonra kalan on bin akçeyi de verdi ve dedi ki, eğer çalışabilseydin sadakanı da verir, belki hayır işlerdin. Şimdi onu da yapamazsın dedi ve son on bin akçeyi de verdi. Ardından sarılıp helâlleştik. Ardından sordum ve sen ne diye beddua ettin de ben bu hâle düştüm? Balıkçı: sen benim elimden balığımı zorla alıp gittiğinde dedim ki Allah’a, Allah’ım bu adam benden güçlü, kuvvetli. Onu öyle yaratmışsın, beni ise zayıf ve güçsüz yarattın. O adam benim rızkımı zorla aldı ve sen bana o zaman da yardım etmedin, o adama karşı koyamadım. Şimdi ona öyle bir musibet ver ki âleme ibret olsun! Dedi. İşin hakikatini o zaman anladım. Bir süre sonra göğsümde indi, iyileştim
ama kolumun biri yok... işte benim âleme ibretliğim ordan kalmadır efendi…
Okuduysanız Paylaşalım bu güzel kıssayı herkes okusun!

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış KISSADAN HİSSE

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış.

Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.

- Şimdi başım dertte, diye düşünmüş köpekcik . . .

Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş:

- Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?

Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış:

- Tam zamanında kurtuldum, yoksa bu köpeğe yem olacaktım, diye düşünmüş leopar...

Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş, bildiklerini kullanarak bundan sonra kendisini leopardan kurtaracağını düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna, "atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım" demiş.

Az önceki yerde bekleyen minik köpek, bakmış kızgın leopar sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.Ne yapacağını düşünürken, kaçmaya da kalkmamış.
Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmiş.

Tam leopar saldıracakken, yine kendi kendine konuşarak leopara duyurmuş:

"Şu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok ! "

DİPLOMASİ DENEN ŞEY BU...

Yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile vur...


11 Haziran 2014 Çarşamba

Su Kirbaslarini Delen Çocuk

Su Kirbasini Delen Çocuk

"Istanbul'un Vefa semtinin ismi kendisinden kalan za­manin manevi erlerinden Seyh Vefa Hazretlerinin bir oglu vardi. Bu çocuk, o zaman henüz Istanbul'a çesmeler yapilmadigi için evlere hayvan sirtinda su tasiyan sakalarin kirbalarini delerdi. (Kirba, eti yenen hayvanin derisinden tabak­lanarak elde edilen tulum)

Fatih Devri mesayihlerinden olan Seyh Vefa Hazretlerinin çocugu bu kötü hareketini uzun zaman devam ettirdigi halde, sucular şeyhin hatirina çocuga bir sey demedikleri gibi, gelip durumu şeyhe bile anlatmaya cesaret edemezlerdi."

"Sakalardan (Sucu) bir tanesi artik dayanamayip durumu çocugun babasina açmaya karar verdi. Şeyhin huzuruna gele­rek: "Ya şeyh! Ne zamandan beri sizin çocuk bizim kirbalarimizi elindeki igne ile delmekte ve akan sulari agzini dayayip içmektedir. Biz bu zamana kadar bir sey söylemedik ama, artik dayanilmaz oldu, siz bir tenbihte bulunsaniz da çocuk bu halinden vazgeçse" dedi."

"Oglunun böyle çirkin bir is yaptigini ögrenen Şeyh Vefa Hazretleri, çok üzüldü. Ne kadar kirbasi delinen sucu varsa hepsini çagirip zararlarini ödedi ve gönüllerini alarak "bir daha olmaz insallah, suç çocukta degil, mutlaka bizdedir. Ya anasi bir hata isledi yahut bende bir kabahat var" diyerek sucu­lari gönderdikten sonra, hanimini çagirip meseleyi anlatti:

Hanim kabahat ya sende ya bende… iyi düsün çocuga hamile iken veya emzikli iken haram bir sey yedin mi?" diye sordu. Seyhin hanimi gayr-i mesru hiçbir seyi yemedigini yalniz, çocuga hamile iken komsunun bahçesindeki nardan cani çektigini ve igne ile delerek bir damla emdigini söyleyince Seyh sevindi:

"Elhamdülillah hastalik teshis edildi" diyerek gidip komsudan helallik dilemesini ve ne isterse vermesini söyledi.

Kadin gitti, evin kadinini buldu, durumu anlatip hakkini helal etmesini rica etti. Narin sahibi: "Helal olsun komsu, bir damla nar suyunun ne kiymeti olur, keske koparip yeseydin" diyerek hakkini helal etti ve bu mesele hallolduktan sonra şeyh oglunu çagirip tenbih etmek lüzumunu bile hissetmedi. Hakikaten ondan sonra çocuk, degil elindeki igne ile sucularin kirbasini delmek, dönüp onlara bakmiyordu bile.

Sucular keske daha evvel durumu şeyhe anlatsaydik. Seyh Oglunu terbiye etmiş olurdu" diyorlardi. "

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Yanma Vakti KISSADAN HİSSE

 Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terkederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Dinî bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu.

Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu.

Dış kapıyı açtığında şaşırdı. “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı.

Yavaş yavaş ısınacaktı fırın... Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.

Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Birkaç gün önceydi, işçilerle acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede... Terleye çıldıra, dövüne dövüne...

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa?.. Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?.. Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00’i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti.

Evini düşündü. Hanımı, oğlu, merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu....

Onlardan da mes’ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah’a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

“Haydi, birlikte namaza başlayalım” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha yaşlanalım” diye cevap vermişti.

Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece İhtiyarlığın hesabını verecekti.

Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam” diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, Peygamberini niçin sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, ‘fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.’ Toprak yoktu ki... Fakat olsun... Hiç kılmamaktan iyiydi. Belki, bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Herşeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanıiabilirdi ki?

Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi’yle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin” dedi acizliğini iliklerine kadar duyarak...

Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah, dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfirullah çekti.

Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa?.. Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi:

“Hikmet!”

İçeriden hiç ses gelmiyordu. Birkaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi ‘Hikmet’ deyip duruyordu. Hem fırının ışığı dayanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla:

“Kimsin sen?” dedi.

Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu.

“Ne demek sen kimsin? Hikmetim işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı”dedi.

- “Olamaz” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir ma’nâ veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşı kendisini tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Elleri kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kimbilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacağı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kalakaldı.

17 Aralık 2013 Salı

Asım Yıldırım SEDEF ÇİÇEĞİ ÖYKÜ

 Eşini çok seven ve önemseyen bir adamın ve karısının boşanma davası
Mahkeme salonunda, seksen yaşlarındaki yaşlı
çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla,
suskun ninenin ağlamaktan iyice çukurlaşmış
gözlerini ve bıkkın bakışlarını süzüyordu. Hakim
tok sesiyle, yaşlı kadına: "Anlat teyze, neden boşanmak istiyorsun?"
Yaşlı kadın, derin bir nefes çektikten sonra baş
örtüsüyle ağzını aralayıp, kısılmış sesiyle
konuşmaya başladı. "Bu herif yetti gayri, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."
Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu, mahkeme
salonunda... Sessizlik, bu tür haberleri her gün
manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla
bozuldu. Kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı,
yaşanmış 50 yılın ardından? Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı... Kadın neler diyecekti ? Herkes,
onu dinliyordu. Yaşlı kadının gözleri doldu ve
devam etti: "Bizim bir sedef çiçeği vardı çok sevdiğim... O
bilmez... 50 yıl önceydi ... O çiçeği bana verdiği
çiçekler arasından kopardığım bir yaprağı
tohumlamıştım, öyle büyüttüm. Yavrumuz olmadı
onları yavrum bildim. Bir süre sonra çiçek
kurumaya başladı. O zaman adak adadım. Her gece güneş açmadan önce, bir tas suyla sulayacağım
onu diye... İyi gelirmiş derlerdi. 50 yıl oldu, bu herif
bir gece kalkıp bir kerede bu çiçeği ben sulayayım
demedi. Taa ki geçen geceye kadar...O gece
takatim kesilmiş uyuyakalmışım... Ben, böyle bir
adamla 50 yıl geçirdim. Hayatımı, umudumu, her şeyimi verdim. Ondan hiç birşey görmedim. Bir
kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini
yapmasını bekledim. Onsuz daha iyiyim, yemin
ederim."
Hakim yaşlı adama dönerek; -"Diyeceğin bir şey var mi, baba?" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana
kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren
yüz ifadesiyle, hakime yöneldi. Tane tane konuştu : -"Askerliğimi Reisicumhur köşkünde bahçıvan
olarak yaptım. O bahçenin, görkemli görünümüyle
büyümesi için emeklerimi verdim. Fadime'mi de
orada tanıdım. Sedefleri de... Ona en güzel
çiçeklerden buketler verdim. İlk evlendiğimiz
günlerin birinde, boyun ağrısı nedeniyle, onu hekime götürdüm. Hekim çok uzun süre
uyanmadan yatarsa; boynundaki kireç sertleşir,
kötüleşir dedi. Her gece uykusunu bölüp uyansın,
gezinsin dedi. Hekimi pek dinlemedi bizim hatun...
Lafım geçmedi... O günlerde, tesadüf, bu çiçek
kurumaya yüz tuttu. Ben ona: "Gece çiçek sularsan geçer dedim. Adak dilettim... Her gece onu
uyandırdım ve sevdiğim kadını,
yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her
gece, o çiçek ben oldum sanki..." dedi adam. O yaştaki bir adamdan beklenmeyecek
ifadelerle... "Her gece, o yattıktan sonra uyandım. Saksıdaki
suyu boşalttım. Sedef, gece sulanmayı sevmez,
hakim bey... Geçen gece de... Yaşlılık... Ben de
uyanamadım. Uyandıramadım... Çiçek zaten gece sulanmayı sevmeyen bir çiçekti ama kadınımın boynu yine azabilirdi. Suçlandım ...
Sesimi çıkartamadım..." O anda gazeteciler dahil, mahkeme salonundaki herkes ağlıyordu... Sevgide cömert ama sevdiklerimizi kırmada
oldukça cimri olalım …