Bu Blogda Ara

kıssadan hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kıssadan hisse etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2017 Salı

Bana bakın ve ibret alın!’’

Bana bakın ve ibret alın!’’
Zamanın birinde bir Allah dostu şimdiki tabirle sayfiyye denilen yazlıkların olduğu bir sahil kasabasına gider. Orada dolaşırken boylu poslu bir adam görür kolunun biri yok… birkaç gün takip eder bu adamı ve her gün ‘’ey ahali! Bana bakın ve ibret alın!’’ diye bağırmasına dikkat eder, gidip sorar. Yahu hayırdır niye her gün böyle ibret alın diye bağırarak geziyorsun? Adam başlar anlatmaya: ben zamanında şu gördüğün sahilin güvenlik şefiydim, buralar benden sorulurdu, her şeyi ben kontrol ederdim elimde sopam belimde silahım teftiş ederdim. Derken bir gün yine böyle dolaşırken sahilde bir adam gördüm zayıf çelimsiz balık tutuyor. Gittim yanına baktım ki iki balık tutmuş. Dedim ki, o balıklardan birini bana vereceksin! Adam:’’ olmaz. Ben bu tuttuğum balıklarla evimi geçindiriyorum ticaret maksatlı da yapmıyorum. Zaten tuttuğumda şunun şurasında iki balık, bana zulmetme veremem sana.’’ Dedi. Ben ise ısrar ettim vermeyince iki sopa vurdum zorla aldım balığın birini. Eve doğru giderken yolda balık benim parmağımı ısırdı eve bu halde gittim balığın dişlerinden kurtardım parmağımı ve balığı tavaya koyduk pişirecekken bir de baktım tava kan oldu. O vakit benimde parmağım şişmeye durdu dayanamayıp doktora gittim. Doktor: ‘’bu parmak kangren olmuş kesmek gerek.’’ Dedi. Nihayetinde parmağı kestiler. Sonra elim şişti doktor bu defa: mikrop ele de sıçramış elide kesmemiz gerekiyor. Dedi. Elimi de kestiler sonra kolum şişti yine gittim doktora ve doktor: bu mikrop kola da sıçramış kol kangren. Kesmemiz gerekiyor. dedi ve kolumu da kestiler. Çok geçmeden göğsüm şişmeye başladı, o zaman anladım ki ben öleceğim kurtuluşum yok. Ayrıldım gittim evden dolaştım bir ağacın altında ağlıyordum ki biri geldi ve dedi ki, ‘’a gafil adam hiç akıl etmez misin, niye bu haldesin? Bir düşünüp seni bu hâle koyandan bir helâllik istemez misin? ‘’ bunu duyunca aklım başıma geldi ve kalkıp o balıkçıyı buldum. Selam verdim ve beni tanıyıp tanımadığını sordum. Balıkçı: seni tanıdım. Ama koluna ne oldu? Deyince anlattım durumu, helâllik istedim. Balıkçı: bu çok ağır olmuş, gel hele bir bize gidelim. Dedi ve evlerine gittik. Evinin bir köşesinden bir küp çıkardı. İçinde otuz bin akçe varmış. On binini verdi ve dedi ki, eğer kolun sağlam olsaydı çalışır para kazanırdın ama şimdi çalışamazsın. Bu onun nafakası olsun dedi. Sonra on bin akçe daha verdi ve ekledi: eğer sen çalışabilseydin çoluğuna çocuğuna hediyeler alırdın sevindirirdin ama şimdi onu da yapamazsın. Bu on bin akçe de onun için olsun. Sonra kalan on bin akçeyi de verdi ve dedi ki, eğer çalışabilseydin sadakanı da verir, belki hayır işlerdin. Şimdi onu da yapamazsın dedi ve son on bin akçeyi de verdi. Ardından sarılıp helâlleştik. Ardından sordum ve sen ne diye beddua ettin de ben bu hâle düştüm? Balıkçı: sen benim elimden balığımı zorla alıp gittiğinde dedim ki Allah’a, Allah’ım bu adam benden güçlü, kuvvetli. Onu öyle yaratmışsın, beni ise zayıf ve güçsüz yarattın. O adam benim rızkımı zorla aldı ve sen bana o zaman da yardım etmedin, o adama karşı koyamadım. Şimdi ona öyle bir musibet ver ki âleme ibret olsun! Dedi. İşin hakikatini o zaman anladım. Bir süre sonra göğsümde indi, iyileştim
ama kolumun biri yok... işte benim âleme ibretliğim ordan kalmadır efendi…
Okuduysanız Paylaşalım bu güzel kıssayı herkes okusun!

13 Haziran 2015 Cumartesi

BENİM REFERANSIM ALLAH' tır... KISSA

BENİM REFERANSIM ALLAH' tır...

"Birkaç yıl önce, bağlı bulunduğumuz Genel Müdürlük, dört arkadaşımla birlikte, beni bir ilimizde, memur statüsünde işçi almak üzere görevlendirmişti.
Sözünü ettiğim ilde on personel alacaktık ve bunlar il müdürlüğü bünyesinde görevlendirilecekti.
Biz beş arkadaş birleşerek, sözünü ettiğim ile gittik.
Önceden ayrılan bir misafirhaneye indik. İle gelişimizi kimsenin duymasını istemiyorduk.
Beşimizin de kanaati oydu ki, hak edeni kazandıralım, siyasi ve diğer baskılara boyun eğmeyelim.

Biliyorduk ki, katılım yoğun olacak ve herkes bir referansla bizi rahatsız edecekti,
çünkü Türkiye'nin gerçeği buydu. Bunun için çok dikkatli davranıyorduk.

İle ikindi vakti gittik. İkindi namazını kılmak için tarihi bir cami olup olmadığını sorduk.
Biliyorduk ki bu ilimiz cami bakımından biraz fakirdi.
Tarihi bir cami olduğunu söylediler.
Beş arkadaş, arabamıza atlayarak oraya gittik.
Kimse bizi tanımıyor, zaten cami de şehrin biraz dışında.
İkindi namazı kılınmış, caminin avlusu boş.
Beşimiz de şadırvana oturarak abdest almaya başladık.
Ayakkabılarımı çıkarıp çoraplarımı da sıyırmaya başlamıştım ki, ayaklarımın önüne bir takunya kondu.
Bu takunyaları önüme kim bıraktı diye başımı kaldırınca,
yüzüme tebessümle bakan, yirmibeş yaşlarında bir gençle karşılaştım:

"Ben buraları bilirim, siz yabancıya benziyorsunuz; namaz kılana hizmet, Allah'ın rızasını kazandırır. Allah kabul etsin!" dedi. Gencin tebessümü, davranışı bizi çok etkiledi.
Sordum: "Sen kimsin? Adın nedir?"
"Adım Bilâl. Bu mahallede oturuyorum."
Bir an abdest almayı bırakarak, gençle ilgilenmeye başladım.
"Ne işle meşgulsün Bilâl?"
"Şimdilik işim yok. Ama inşallah yakında işe gireceğim."
"Nasıl olacak o?" dedim.
Yüzüne huzurun ve mutluluğun tebessümünü kuşanarak:
"Üç gün sonra bir devlet dairesinin müdürlüğünde sınavla adam alınacak.
Rabbim, oraya girmeyi nasip edecek inşallah" dedi.
Arkadaşlarım da abdest alırlarken, Bilâl'le aramızda geçen bu diyaloğa kulak vermişlerdi.
"Peki Bilâl, bu zamanda işe girmek zor,
senin torpilin var mı?
Referansın kim?
İşe nasıl gireceksin?"
Bilâl'in o mütevekkil halini hiç unutamıyorum!
Hepimizin üzerinde bomba tesiri oluşturacak sözü söyleyiverdi:
"Benim referansım Allah (cc)'tır; ne güzel vekildir O.
Dün gece O'na dilekçemi sundum. Hiç yetimin duasını geri çevirir mi O?"

Yâ Rabbi! Ne işe tutulmuştuk! Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum.
Gözlerimin buğulandığını ona göstermemeliydim.
"Bilâl, baban yok mu?"
"Yok, ben üç yaşındayken ölmüş. Anneciğim büyüttü beni."
Temiz bir saflık üzerindeydi. Bütün söylediklerini gönülden söylüyordu.
Bu, o kadar meydanda idi ki, kalbi adeta yüzüne vurmuştu.
"Askerliğini yaptın mı?"
"Yaptım ya, hem de çavuş olarak."
"Evli misin Bilâl?" Bir anda gözleri yere düştü.
Yine o mütevekkil hâli bütün yüzünü kaplamıştı.
"He ya, evli değil de sözlüyüm. İnşallah, işe girer girmez hemen düğünümü yapacağım!"
"Ama Bilâl, üç gün sonraki sınav için o kadar kesin konuşuyorsun ki, sanki kazanmış gibisin!"
Gözlerini ufka dikti, daldı, sustu ve biraz sonra:
"Ben Rabbimi seviyorum, inanıyorum ki O da beni seviyor.
Seven sevene yardım etmez mi?"
Ona söyleyecek lâf bulamıyordum.

Allah, bizi kocaman kocaman (!) müdürleri,
Bilâl kuluna hizmet etmek için oraya göndermişti, adeta.
Kim müdür, kim garibandı?
Bilâl dilekçesini büyük makama verince,
melekler harekete geçtiler, daireler, müdürler harekete geçtiler ve hep birlikte ona koşmaya başladılar; çünkü emir büyük makamdandı.
Allah'a malik olan insanın mahrumiyeti söz konusu olabilir miydi?
Sormaya devam ettim:
"Bari Bilâl, evlenecek kız bulabildin mi?
Bu zamanda hem yetim, hem de işsize kim kız verir ki?"
Başını salladı ve "doğru" diyerek ekledi:
"Zor nişanlandım ya. Allah razı olsun, kayınpederim olacak olan insan, "Sözde Müslüman" değil,
hakiki mü'min. "Bu zamanda namazında-niyazında damat nerde bulunur, hem rızkı veren Allah'tır" dedi ve kızını bana verdi. Rabbim rızkımızı verecek inşallah."

Bilâl lise mezunuydu. Üçyüz kişinin katıldığı yazılı sınavı başarıyla geçti.
Ve bizler, önümüze sunulan -Bakanlık dahil- tüm referansları bir kenara koyarak,
Bilâl'in referansını en öne koyduk.

Mülakât gününe kadar bizi göremedi.
Mülâkata girdiğinde karşısında bizi görünce birden şaşırdı, yüzü kızardı ve gözleri yere düştü.
Sessizliği bozdum: "Bilâl, bizi tanıdın mı?" "Evet!" "Peki ne diyeceksin şimdi?"
Ağlamaya başladı. Çocuk gibi ağlıyordu.
İster istemez bizler de ona uyduk.
Hıçkırıklar boğazımızda düğümlenmişti. Bilâl, ellerini kaldırdı ve dua etmeye başladı:

"Ey Rabbim, ben niyazımı sana sunmuştum.
Hâlimi sana açmıştım.
Şimdi buradaki müdürlerime karşı mahcubum.
Ey Allah'ım, ben senden başkasından istememeyi istedim, yine de öyleyim."

Sessizlik odayı doldurmuştu.
"Ne olur bana izin verin çıkayım" dedi. "Peki Bilâl" dedik,
"Güle güle, Allah işini, aşını, eşini mübârek kılsın!"

OKUMADAN GEÇME ! YAŞANMIŞ ACI BİR OLAY ! 2 LİRA

OKUMADAN GEÇME ! YAŞANMIŞ ACI BİR OLAY !
2 LİRA
20 Haziran 2013 Perşembe
Günlerdir 2 demir lirayı elimde çevirip duruyorum.
2 Türk lirası…

Bazılarınız yere düşse eğilip almazsınız.
Para üstü olsa aldırmazsınız.
Harçlık diye, bahşiş diye, sadaka diye verilse surat asarsınız.
Hepi topu 2 lira….
6 Şubat gecesi Şanlıurfa’ya çok yağmur yağdı.
Ceylanpınar Tarım İşletmesi arazisi içinde bulunan Çırpı Deresi taştı; üzerindeki stabilize geçişi tahrip etti.
O geçişten bir kamyon geçmeye çalışıyordu o gece…
Kamyonun kasasına 44 kişi binmişti. Çoğu kadın ve çocuktu.
Tarım İşletmeleri çiftliğine, koyun sağmaya gidiyorlardı.
Kamyonun şoförü yolun çöktüğünü fark etmedi; araç Çırpı Deresi’ne uçtu.
Kasadaki 44 kişi dereye döküldü; sürüklendiler.
Kamyonun kasasına tutunmayı başaran 33 kişi kurtarıldı.
Kurtarılanlar Ceylanpınar Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.
Sel sularına kapılan 2 işçi, Elma ve Hacer Kaya öldü.
Halil, Ahmet, Emine ve Anuç Ete kayboldu.
Zehra ve Hatun Kaya kayboldu.
Naile Çorak, Fatma Merç, Halfe Ayberk kayboldu.
Adları ilk kez haberlerde duyuldu.
Gece, arama kurtarma çalışmaları başladı.
Dalgıçlar sabaha kadar derede işçi aradılar.
Derenin Suriye tarafında da Suriyeliler çalıştı.
Sonuç alınamadı.
Kazayla ilgili olarak Ceylanpınar Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Çiftlikte süt sağımı işini yaptıran
müteahhit Celal Ulukaya gözaltına alındı.
Bu gözaltının nedeni, kurtulan işçiler konuşunca anlaşıldı.
Kazazedelerden Halil Ertuğrul 10 yıla yakın süre bu işi yapmıştı. Çiftlikteki sağım işinden günde 2 lira kazanıyorlardı.
Ertuğrul, “Niye çalışıyorsun o zaman” sorusuna kısa bir yanıt verdi:
“Mecburum. İş yok.”
Günde 2 liradan ayda 60 lira…
44 işçiyi Çırpı Deresi’ne sürükleyen, 11′ini yağmur sularından bir selde boğan ekmek kavgasının bedeli bu…
İşsizlik illetine düşmüş fukaraları “Hiç yoktan iyi” tesellisiyle kandıran müteahhitlerin ucuz işgücüne biçtikleri değer…
2 demir lira…
Günlerdir elimde çevirip durduğum 2 metelik…
2 paralık hayatların can pahası..
Harçlık isteyen çocuklara bu yazıyla birlikte veriniz.
Hayat dersi niyetine . . .

12 Haziran 2015 Cuma

Selim’in, hayatındaki en büyük boşluk... öykü

Selim’in, hayatındaki en büyük boşluk...
2000 yılının aralık ayıydı. Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Bir devlet okulunda heyecanla derslere giriyordum. Sınıflardan birinde, şartlı cümleleri anlatırken tahtaya İngilizce bir cümle yazdım.
“Evet çocuklar, tahtada ‘Eğer çok zengin olsaydım anneme... alırdım.’ yazıyor. Cümledeki boşluğu, hayal gücünüzü de kullanarak doldurun. Anlaşıldı mı?” dedim.
Anlaşılmış olmalı ...ki herkes sessiz bi
r şekilde dağıttığım küçük kâğıtları aldı ve gözlerini tavana dikip düşünmeye başladı. Beş dakika sonra sınıfı dolaşıp kâğıtları topladım ve tek tek okudum. Uzay gemisi, Ferrari, Miami’de yazlık, Maldivler’de ada... Ben okuyorum, sınıf gülüyordu. Son kâğıdı içimden okudum. “If I were rich,
I would buy flowers for my mom.”
Cümlenin sahibi, o sene sınıfa yeni gelen çelimsiz, içine kapanık bir çocuktu. “Aramızda çok duygusal bir arkadaşımız var!” dedim. “Selim, kalk bakalım. Ne yazdığını arkadaşlarına söyleyebilir misin?”
“Çiçek alırım, yazdım öğretmenim.”
Sınıfta hafif bir kahkaha koptu. “Ben çok zengin olduğunuzu düşünün, hayal gücünüzü kullanın demiştim. Buna rağmen çiçek alırım yazdığına göre önemli bir sebebin olmalı” dedim.
Bir süre sessizce bekledi, sonra ayağa kalkıp “Aklıma başka bir şey gelmedi öğretmenim” dedi usulca. Yüzünde Mona Lisa tablosunu andıran gülmekle ağlamak arası garip bir ifade vardı.
“Oğlum, dalga mı geçiyorsun?” dedim sertçe. “Aklınıza bir şey gelmesi için illa not mu vermemiz gerekiyor?”
Hiç cevap vermedi. Kâğıtları geri dağıttım. Sınıf, çalan zille birlikte kovanı kurcalanmış arı sürüsü gibi bahçeye aktı. Dışarıda ince bir yağmur yağıyordu.
Ertesi sabah okula geldiğimde Selim’in babasını lobide beni beklerken buldum. Önündeki sehpada bir gün önce sınıfta dağıttığım buruşuk kâğıt parçası duruyordu. Oturup biraz konuştuk. Kısa bir görüşmeden sonra ayrıldı. Zorlukla zümre odasına doğru yürüdüm. Başım dönüyordu. Hıçkırığa benzer garip bir şey diyaframdan gırtlağıma kadar tırmanmış, patlamaya hazır bekliyordu.
2000 yılının aralık ayıydı ve ben, kâğıttaki küçük boşluğu çiçekle dolduran Selim’in, hayatındaki en büyük boşluğu da çiçekle doldurmaya çalıştığını öğrendim.
Üç ay önce bir trafik kazasında annesini kaybettiğini ve o günden beri, babasıyla, hiç aksatmadan her cuma günü annesinin mezarını ziyaret edip mezarlığa çiçek diktiklerini...
Önceki gece babası duymasın diye yüzünü yastığa gömerek sabaha kadar hıçkırdığını...
Ve üniversiteden alınan diplomayla öğretmen olunamayacağını...
Hepsini, hayatımın o en serin aralık sabahında öğrendim..

11 Haziran 2015 Perşembe

Can Yücel'in Göt Davası

Can Yücel'in Göt Davası
Yıllar önce gazetede yazmaya başlayan değerli şairimizin yazısında göt'ü g..t yazmayıp da aleniolarak göt yazdığı için soruşturma geçirerek tutuklanması ve sonra da beraat etmesi olayı.
hakim şaire sorar: -sayın yücel neden böyle yazdınız? biliyorsunuz ki bu tür kelimeleri yazmak yasaktır ve suçtur.
Can Yücel
- valla hakim bey bizim köyde göte göt derler de ondan.
olayın aslı biraz daha teferruatlıdır. şöyle ki; Can yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını 'bizim köyde göte göt derler' diye bitirir evet, ancak öncesinde bir de fıkra anlatır mahkemede
Köyün birinde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora getirir hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna. Doktor hastaya fitil verir ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere. Köylüler tabi 'tamam dohtor bey' diyip köye giderler. köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir. bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. ne cüret di mi doktoru arayacak bi köylü. neyse durumun vehameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, "biz ne yapacaamızı bilemedik dohtor bey" felan der işte. karşıdan doktor bişiler söyler. muhtar döner, ama arkasına: "makattan verin dedi dohtor" der.Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar felan, ama makat ne bilen yoktur yine. hasta ise giti gidecek, ateşler içinde kıvranıyo baya.
ihtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bi yandan söylenmektedir: "çok kızacak dohtor çok!" diye.
Sonunda telefonu açar, durm anlatır, doktor bişeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner:
"çok kızacak demiştim ben size; götüne sokun dedi"

4 Haziran 2015 Perşembe

Düşmanını Kendi Silahı İle Vur (Kıssadan Hisse)

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış. Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş.
Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.
- Şimdi başım dertte, diye düşünmüş köpekcik…
Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş.
Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş:
- Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?
Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış:
- Tam zamanında kurtardım yoksa bu köpeğe yem olacaktım, diye düşünmüş leopar…
Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş, bildiklerini kullanarak bundan sonra kendisini leopardan kurtaracağını düşünmüş.
Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar, köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna, “atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım” demiş.
Az önceki yerde bekleyen minik köpek, bakmış kızgın leopar sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.
Ne yapacağını düşünürken, kaçmaya da kalkmamış. Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmiş.
Tam leopar saldıracakken, yine kendi kendine konuşarak leopara duyurmuş:
“Şu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok!”
DİPLOMASİ DENEN ŞEY BU…
Yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile vur…

30 Mayıs 2015 Cumartesi

Hep sorarlar kadınlar ne ister diye? Sahi KADIN Ne İster?

Hep sorarlar kadınlar ne ister diye?
Ve bir sürü şey sıralarlar arkasından
Para, güç, sahiplenme, makam ve rahat diye

Oysa ben sadece iki şey sayarım..
Kadın güven ve huzur ister..
Güç beklemez bi kadın çünkü erkekten daha güçlüdür.
Sahiplenmek istemez kadın çünkü zaten kendine sahiptir.
Para ve makam istemez kadın çünkü geçici şeyler olduğunu bilir
Herşeyden sıyrılıp güven bekler erkekten
Gözü arkada kalmasın ister.
Onun yanında yüreğiyle sağlam durabilecek biri ister.
Ve ne kadar güçlü olursa olsun bir kadın;
Kafasını omuzuna koyduğunda huzur bulduğu bir erkek ister,

29 Mayıs 2015 Cuma

Kadının Adı Ne (sınav sorusu) kıssadan hisse


 Mutlaka Okuyun!
Son sınıf öğrencilerinin final sınavı. Beş soru hazırladım. İletişim sorusu tam elli puan. Çocuklar harıl harıl çalışmışlar. İletişimle ilgili her şeyi yemiş yutmuşlar. Yok efendim alıcı verici varmış. Kaynak mesajları iletirmiş. Sen dili ben dili. Elli puanlık 4. soru şu:

(Bu soru iletişim becerilerinizi ölçmek için sorulmuştur.)

“Beş yıldır bu okulda öğrencisiniz… Benim bir yıldır kapının girişinde hep gördüğüm; sınıflarınızı, koridorlarınızı temizleyen; adı soyadı gömleğinde kocaman yazan;sizinde her sabah gördüğünüz görevli hanımın adı nedir? Soyadını yazmanıza gerek yok!

Bütün sınıf şok oldu! Öğrencilerden biri parmak kaldırdı:

-Hocam bir şey soracağım. Doğru mu anladım ben, bu bayanın ismi Hatice ise, Hatice yazınca finalden elli alıp sınıf mı geçeceğim şimdi?

-Bak ne kadar doğru anlamışsın.

-Ben sınıftan çıktım. Kapının dışında bekliyorum. İçeriden tartışma sesleri geliyor.

-Beyler kadın adı ne?

-Beyler bilen söylesin!

-Beyler ayıp oluyor ama!

-Kimse mi bilmiyor?

-Beyler herkes kağıtları kaldırsın göstersin .

-Beyler hocaların adlarını biliyorsunuz, kızların adlarını biliyorsunuz ama!

Beş dakika sonra sınıfa girdim. Kağıtları topladım. Tek bir doğru cevap yok. Kağıtlar bomboş. Sadece bir öğrenci “battı balık yan gider” yazmış. Onun hakkında bana “Hocam o öğrenciye dikkat et. Şöyle kavgacıdır, böyle problemdir” denilen bir çocuk. Sınav İngilizce olduğu için öğrencim şöyle yazmış: “Hocam, öncelikle ben şu an duygularımı İngilizce anlatamayacağım, biliyorum sınıfta kalıyorum; ama Türkçe yazıyorum. Hocam size çok darıldım. Bana iletişimle ilgili ne sorsanız hepsini bilirim. Ceplerim dolu. Ben yıllarca hep sorarım arkadaşlarıma, bu adam ne sorar diye. Soracakları şeyleri yazar çizer koyarım cebime. Sınavda kağıda aktarır, sonrada buruşturur çöpe atarım ve sınıfımı geçerim. Hocam sınıfta kalıyorum çünkü cevabı bilmiyorum. Ama bir şey fark ettim; o kadını gerçekten yıllardır görüyorum; ama bir kere dönüp bakmadım, adını hiç merak etmedim. Oysa bütün hocaların adını soyadını, hatta çocuklarının adını bile biliyorum. Her karşılaştığımda merhabalaşıyorum, ama o hanıma hiç merhaba demedim. Ben öyle bir adammışım ki çıkar ilişkim yoksa insanların yüzüne bakmıyormuşum. Sınıfta kalıyorum, ama emin olun hiç önemi yok. Çünkü on beş yıllık bir eğitimde bana öğretilmeyen bir şey öğrettiniz. Ben daha bu okuldayım, her sabah o hanıma ismiyle hitap ederek “günaydın” diyeceğim ve bundan sonra ilişkilerimi çıkar üzerine kurmayacağım. Hocam sınıfta kalıyorum ama sağ olun.”

Yönetmelikler gereği not veremiyorum çünkü sınav İngilizce üstelik bayanın adını da yazmamıştı. Fakat ben alacağımı aldım ve o öğrenci elli üzerinden elli alarak dersi geçti ve mezun oldu. İki gün sonra hizmetli bayan yanıma geldi. Bir torba hellim peynirini masamın üzerine koyarak dedi ki:

“Hocam size iki şey için çok teşekkür ederim. Birincisi geldiğinizden beri bana her sabah ismimle hitap ederek “günaydın” diyorsunuz. İkincisi son sınıf öğrencilerine sınavda bir soru sormuşsunuz, bütün öğrenciler soruyu öğrenmişler, sabah öğrencilerin hepsi “günaydın Hatice hanım” diye içeri giriyor. Hocam ben yıllardır bu okulda hep kapının oralarda olurdum. Şimdiye kadar hiç kimse böyle bir şey yapmamıştı, kendimi hiç bu kadar insan hissetmemiştim.”

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış KISSADAN HİSSE

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış.

Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.

- Şimdi başım dertte, diye düşünmüş köpekcik . . .

Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş:

- Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?

Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış:

- Tam zamanında kurtuldum, yoksa bu köpeğe yem olacaktım, diye düşünmüş leopar...

Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş, bildiklerini kullanarak bundan sonra kendisini leopardan kurtaracağını düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna, "atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım" demiş.

Az önceki yerde bekleyen minik köpek, bakmış kızgın leopar sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.Ne yapacağını düşünürken, kaçmaya da kalkmamış.
Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmiş.

Tam leopar saldıracakken, yine kendi kendine konuşarak leopara duyurmuş:

"Şu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok ! "

DİPLOMASİ DENEN ŞEY BU...

Yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile vur...


11 Haziran 2014 Çarşamba

Su Kirbaslarini Delen Çocuk

Su Kirbasini Delen Çocuk

"Istanbul'un Vefa semtinin ismi kendisinden kalan za­manin manevi erlerinden Seyh Vefa Hazretlerinin bir oglu vardi. Bu çocuk, o zaman henüz Istanbul'a çesmeler yapilmadigi için evlere hayvan sirtinda su tasiyan sakalarin kirbalarini delerdi. (Kirba, eti yenen hayvanin derisinden tabak­lanarak elde edilen tulum)

Fatih Devri mesayihlerinden olan Seyh Vefa Hazretlerinin çocugu bu kötü hareketini uzun zaman devam ettirdigi halde, sucular şeyhin hatirina çocuga bir sey demedikleri gibi, gelip durumu şeyhe bile anlatmaya cesaret edemezlerdi."

"Sakalardan (Sucu) bir tanesi artik dayanamayip durumu çocugun babasina açmaya karar verdi. Şeyhin huzuruna gele­rek: "Ya şeyh! Ne zamandan beri sizin çocuk bizim kirbalarimizi elindeki igne ile delmekte ve akan sulari agzini dayayip içmektedir. Biz bu zamana kadar bir sey söylemedik ama, artik dayanilmaz oldu, siz bir tenbihte bulunsaniz da çocuk bu halinden vazgeçse" dedi."

"Oglunun böyle çirkin bir is yaptigini ögrenen Şeyh Vefa Hazretleri, çok üzüldü. Ne kadar kirbasi delinen sucu varsa hepsini çagirip zararlarini ödedi ve gönüllerini alarak "bir daha olmaz insallah, suç çocukta degil, mutlaka bizdedir. Ya anasi bir hata isledi yahut bende bir kabahat var" diyerek sucu­lari gönderdikten sonra, hanimini çagirip meseleyi anlatti:

Hanim kabahat ya sende ya bende… iyi düsün çocuga hamile iken veya emzikli iken haram bir sey yedin mi?" diye sordu. Seyhin hanimi gayr-i mesru hiçbir seyi yemedigini yalniz, çocuga hamile iken komsunun bahçesindeki nardan cani çektigini ve igne ile delerek bir damla emdigini söyleyince Seyh sevindi:

"Elhamdülillah hastalik teshis edildi" diyerek gidip komsudan helallik dilemesini ve ne isterse vermesini söyledi.

Kadin gitti, evin kadinini buldu, durumu anlatip hakkini helal etmesini rica etti. Narin sahibi: "Helal olsun komsu, bir damla nar suyunun ne kiymeti olur, keske koparip yeseydin" diyerek hakkini helal etti ve bu mesele hallolduktan sonra şeyh oglunu çagirip tenbih etmek lüzumunu bile hissetmedi. Hakikaten ondan sonra çocuk, degil elindeki igne ile sucularin kirbasini delmek, dönüp onlara bakmiyordu bile.

Sucular keske daha evvel durumu şeyhe anlatsaydik. Seyh Oglunu terbiye etmiş olurdu" diyorlardi. "

Mutluluğun ŞİFRESİ !

DOGAN CÜCELOGLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖGRETMENLERIN OKUMASI GEREKEN BIR HIKAYE!

Herkesin okuması ve mutluluğu keşfetmesi dileğiyle bu yaşanmış hayat hikayesini paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Biz üstümüze düşeni aldık, ya siz ?

Bir gün seminere baslamadan önce kisa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoslanmadigim için, yanaktan öpüselim, dedim, öpüstük. Aramizda söyle bir konusma yer aldi:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yil önce sizin bir seminerinize katildim. Hayatim degisti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size tesekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasil oldu?
- Üç yil önce sirketimizin organize ettigi iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitisine dogru dediniz ki, "Bir insanin ana vatani çocuklugudur. Çocuklugunu doya doya yasayamamis bir insanin mutlu olmasi çok zordur. Bir annenin, bir babanin en önemli görevi, çocuklarinin çocuklugunu doya doya yasamasina
olanaklar yaratmaktir."Bir süre sustu, bir sey hatirlamak ister gibi düsündü, sonra konusmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarinin çocuklugunu doya doya yasamasina
olanaklar yaratmaktir." Ben bir baba olarak sizi duydugum zaman kendi kendime düsündüm: Ben bir baba olarak çocugumun çocuklugunu doya doya yasamasina firsatlar yaratiyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklima gelmedigini fark ettim. Ben ne yapiyorum, diye düsündüm.
Benim yaptigim sanirim birçok babanin yaptiginin aynisiydi. Dokuz yasindaki oglum ben isten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalisiyordu. Neden kaçmaya çalisiyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayir, neden?
- Çünkü onu görünce hemen su soruyu soruyordum. "Oglum bugün ödevini yaptin mi?" Tuhaf tuhaf bakiyor, gözünü kaçiriyor, daha da
*sikistirinca, hayir anlamina gelen, "cik" sesini çikariyordu.* Kiziyordum, söyleniyordum, "Niye yapmiyorsun ödevini!" diyordum.
Aramizda sürekli tartismalar, sürtüsmeler olusuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandi. Sanki hatirlamak istemedigi anilar vardi; onlarin üstesinden gelmeye çalisiyordu. Sonra konusmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çiktiktan sonra düsünmeye basladim. "Ben ne biçim babayim," diye kendime sordum. Seminer için geldigim*
Istanbul'dan çalisma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düsündüm; otobüste bütün gece düsündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, esimle konusayim, biz birlikte bir karar alalim. Diyelim ki bu çocuk isterse bes yil sinifta kalsin, ama doya doya çocuklugunu yasasin.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginligim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince esime dedim ki, hadi gel otur, konusalim. Yemekten sonra oturduk konustuk, çocuklar yatti biz konusmaya devam ettik. Seminerde anlatilanlari aktardim, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oglumuz var ya bizim oglumuz, o isterse bes yil sinifta kalsin, ama çocuklugunu yasasin! Simdiye kadar onun çocuklugunu yasamasiyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna biraktik. Gel simdi degistirelim bunu.
- Esiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karim hayretle bana bakti ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle sey mi olur; yok bizim ki çocuklugunu yasayacakmis!
Bizim çocuk çocuklugunu yasarken öbürküler siniflarini geçecek ilerleyecek! Öyle sey olmaz."

- Anliyorum; anne olarak çocugunun geride kalmasini istemiyor, kaygilaniyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, birakmadim, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her aksam gece yarilarina kadar karimla konustum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptin?
- Iste onu dedigi günün sabahi esofmanimi, ayakkabimi söyle kapinin yanina biraktim ise gittim; isten dönünce oglumun gözüne baktim ve dedim ki, oglum bugün doya doya oynadin mi? Bana hayretle bakti ve "Hayir!" anlamina gelen "cikk" dedi. O zaman, hadi gel beraber asagiya inecegiz, oynayacagiz, dedim. Esofmanimi giydim, ayakkabimi giydim, onunla beraber sokaga çiktik. Pencereden arkadaslari bakiyorlarmis, onlar da sokaga çiktilar; birlikte sokakta oyun oynadik. Aksam saat altidan sekiz buçuga kadar sokaktaydik. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, dus yaptik. Havluyla kuruladim, çok mutluyduk ve o günden sonra isten dönünce her gün onunla oynamaya basladim. Her gün, her gün, her gün oynadim.

Yedi gün sekiz gün sonraydi galiba, bir gün banyodan çikarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yasardi, konusamadim. Çünkü farkina vardim ki, simdiye kadar sevdigini hiç söylememisti. Düsündüm, simdiye kadar hiç söylemediginin farkinda degildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düsündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediginin farkinda olmayacaktim.
- Demek farkina vardin, seni kutlarim. Senin farkina vardigin bu durum birçok anne ve babanin farkinda olmadigi gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- Içimde bir sükür duygusu, havluyla çocugumu kuruladim ve giydirdim ve artik her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, ögretmen veli bulusmasi için okula davet etti. Daha önceki veli bulusmalarinda ögretmen, "Sizin oglunuz akilli bir çocuk, ama ödevleri kargacik burgacik yaziyor, dikkat etmiyor. Sinifta arkadaslarini rahatsiz ediyor, onlari itiyor kakiyor, lütfen onunla konusun. Ödevlerine ilgi gösterin, sinifta arkadaslarini rahatsiz etmesin. Ödevlerini dogru dürüst yapsin," demisti. O nedenle ögretmen bulusmasina gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben esime dedim ki, hadi okuldaki bulusmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek basina gideceksin, ben gelmeyecegim.
- Esiniz gelmek istemedi!*
- Hayir istemedi. Ya beraber gidelim, diye israr ettim hayir hayir sen yalniz gideceksin dedi. Ben yalniz gittim ve diger veliler geldikçe sira bende oldugu halde siranin arkasina geçtim, siranin arkasina geçtim ki baska kimse olmadan ögretmenle konusayim, diye.
Mahcup olacagimi düsünüyordum. Her seyin daha kötüye gittigini düsünüyordum. En nihayet bütün veliler ögretmenle konusmalarini bitirip gittiler.
Sira bende! Ögretmenin karsisina geçtim, bana bakti gülümsedi, siz ne yaptiniz bu çocuga, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktim. Lütfen söyleyin ne yaptiniz bu çocuga, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayir, kötü degil, dedi. "Artik sinifta arkadaslarini hiç rahatsiz etmiyor, ödevleri iyilesti, tam istedigim ögrenci oldu. Ne yaptiniz bu çocuga siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz ögretmenin karsisinda aglamaya basladim.
Inanamiyordum kulagima, içimden, vay evladim, biz sana ne yaptik simdiye kadar, duygusu vardi. Eve geldim, karim yüzüme bakti, gözlerim aglamaktan kipkirmizi. "O kadar mi kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Agladim. Daha sonra anlattim.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, tesekkür ediyorum.Benim oglumun ve onun küçügü kizimin hayatini kurtardiniz. Ailemin mutlulugu kurtuldu. Hakikaten bir insanin anavatani çocukluguymus. Anavatani mutlu olan bir çocuk çalismasini, okulunu her seyini bütün gücüyle yapar ve orada basarili olurmus.
"Gel seni yeniden kucaklayayim!" dedim. Kucaklastik.
"Çocuklar Gülsün diye!" yasayalim. Çünkü insanin anavatani çocuklugudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlik güler.
Çocuklarin gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

14 Aralık 2013 Cumartesi

İntihara Girişen Gencin Öyküsü

Ne diyelim şeytan eşer, kendi düşer ;)

İnanılmaz ama gerçek bir olay !

Amerikan Adlî Tıp Derneği'nin 1994 te San Diego'da tertiplenen ödül yemeğinde dernek başkanı Don Harper Mills, aktardığı acayip bir ölüm olayındaki adlî komplikasyonlarla dinleyicilerini şaşkına çevirmişti. Kaderin adaletine dair ince bir nükte taşıyan bu yaşanmış öyküyü okuduğunuzda hayretler içinde kalacaksınız.

23 Mart 1994 te Ronald Opus'un cesedini inceleyen adlî tabib, onun kafasından yediği kurşunla öldüğü sonucuna vardı. Müteveffa, on katlı bir binanın tepesinden, intihar niyetiyle aşağıya atlamıştı. (Umutsuzluğunu, geridebıraktığı bir notta açıklıyordu.) Ancak, dokuzuncu katın önünden geçerken pencereden gelen bir kurşun başına isabet etmiş, hayatı bu kurşunla sona ermişti. Apartmanın sekizinci kat penceresi düzeyinde cam silicileri korumak için konulmu bir ağ vardı ama bu ağın varlığını ne silahı çeken, ne de müteveffa biliyordu. Açıkçası; kurşun olmasaydı, Opus’un intihar girişimi başarılı olamayacak; zemine çakılmadan, sekizinci kattaki ağatakılıp kalacaktı. Bu durumu anlattıktan sonra, “Normal olarak,” diye devam etti Dr. Mills, “intihar etmeye karar veren biri, mekanizma tasarladığı gibi olmasa da, bunu eninde sonunda başarır.”

Opus'un dokuz kat aşağıda yere çakılmayıp da dokuzuncu kattan düşüyor olduğu anda başına gelen kurşunla vurulmuş olması, muhtemelen, onun ölüm modunu intihardan cinayete çevirmeyecekti. Fakat, Opus’un intihar girişiminin başarılı olmayışı, savcıyı elinde bir cinayet vakası olduğu düşüncesine itti. Silahın patladığı dokuzuncu kattaki odada yaşlı bir adam ve karısı yaşıyordu. Tartışıyorlardı ve adam kadını silahla tehdit ediyordu. Öyle sinirlenmişti ki; tetiği çekti fakat mermi kadını ıskalayarak pencereden dışarı yöneldi ve Opus’a isabet etti. Bir insan A şahsını öldürmeye teşebbüs eder, fakat B şahsını öldürürse, o B şahsını öldürmekten suçlu sayılmalı idi. Savcının ulaştığı sonuç buydu. Dolayısıyla, dokuzuncu kattaki yaşlı adam, cinayetten suçluydu.

Bu suçlamayla karşı karşıya kaldığında, adam da, karısı da çok şaşırdılar. Çünkü, tetiği çekerken adam da, karısı da silahın dolu olmadığındankesinlikleemindiler. Yaşlı adam uzunca bir süreden beri boş silahla karısınıkorkutmayı alışkanlık haline getirmişti. Bunu karısı da bilir, o yüzdenadamın tehdidine pek aldırmazdı. Kısacası, adamın karısını öldürme kastı yoktu. Silahın dolu olduğunu dahi bilmiyordu. Böylece, Opus’un öldürülmesi bir kaza oluyordu. Silah kazara doldurulmuştu. Araştırmalara devam edilince, ölümcül kazadan yaklaşık altı hafta önce yaşlı çiftin oğlunu silahı doldururken gören bir tanık ortaya çıktı. Anlaşıldığına göre, yaşlı kadın oğlundan mali desteğini çekmişti ve babasının annesini silahla korkutma temayülünü bilen oğul, annesini cezalandırma kasdıyla; babasının annesini vuracağını umarak, gizlice silahı doldurmuştu. Annesi ölecek, baba cinayetten suçlanacak, mallar oğula kalacaktı. Artık olay yaşlı çiftin oğlunun Ronald Opus cinayetinden sorumlu olduğu noktasına gelmişti.

Tam bu sırada savcının karşısına yeni bir viraj çıktı. Araştırmalara devam edilince, geçen altı hafta içinde anneyle babasının silahla tehdide varan bir tartışma yaşamamaları, dolayısıyla annesinin ölümünü bir türlü başaramayışı nedeniyle, oğulun umutsuzluğunun arttığı anlaşıldı. Bu, onu 23 Mart’ta on katlı binanın tepesinden atlayarak intihar etmeye itmişti. Ancak, ölümü planladığı gibi olmamıştı; dokuzuncu katın önünden geçerken babasının boş zannettiği silahı tetiklemesiyle annesine isabet etmeyip pencereye seken kurşunun kafasına isabet etmesi nedeniyle, Ronald Opus’un hayatı sona ermişti.

Dosya intihar olarak kapatıldı.

10 Kasım 2013 Pazar

Çivi Çıkar İzi Kalır ÖYKÜ

Kötü huylu bir genç varmış. Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vermiş. "Arkadaşlarınla tartışıp, kavga ettiğin her zaman bu tahtaya bir çivi çak" demiş. Genç, ilk gün tahtaya 37 çivi çakmış. Sonraki haftalarda kendi kendini kontrol etmeye çalışmış ve geçen her gün daha az çivi çakmış.
Nihayet öyle bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış. Babasına gidip söylemiş. Babası onu yeniden tahtanın önüne götürmüş. Gence "Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğin her gün için tahtadan bir çivi çıkar" demiş.
Günler geçmiş. Bir gün gelmiş ki bütün çiviler çıkarılmış. Babası ona "Aferin dersini başarıyla tamamladın ama bu tahtaya dikkatli bak. Çok delik var. Artık hiç bir şekilde geçmişteki gibi dümdüz olmayacak" demiş.


Hatalar yapılır, özürler dilenir, telafi edildi sanırız; ama hiçbir zaman eskisi gibi olmaz kırılan kalpler, mutlaka bir iz kalır...

9 Kasım 2013 Cumartesi

Rüya Tabiri ÖYKÜ



       Padişah, bir gece rüyasında tüm dişlerinin döküldüğünü, yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır. Vezirini çağırıp sarayın rüya tabircisinin hemen huzuruna getirilmesini emreder.

Uyku sersemi tabircibaşı yanına gelince, padişah düşünü anlatıp sorar:
"Tabircibaşı, bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle."

Tabircibaşı biraz düşünür; sonra utana sıkıla:
"Şerdir, Padişahım" der.
"Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki, tüm yakınlarınızın gözlerinizin önünde birer birer ölüp . sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz."

Bir an sessizlik olur; ardından padişah kükrer:
"Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!"

Tabircibaşı, yaka paça götürülüp zindana atılır. Padişah bir başka tabircinin bulunmasını emreder. Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar:
"Hayır mıdır, şer midir?" der.

İkinci tabirci de önce biraz düşünür; ama sonra yüzü aydınlanır:
"Hayırdır, Padişahım!" der. "Bu rüya, tüm yakınlarınızdan daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler boyu ülkenizi yönetebileceksiniz."
Padişah, ağzı kulaklarında buyurur: "Bu tabirciye iki kese altın verin!"

Başından sonuna durumu izleyenler, . tabirciye sorar:
"Aslında sen de tabircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Neden onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?"

Tabirci güler:
Elbette aynı şeyi söyledik; ama önemli olan, kimilerine NE söylediğin değil, NASIL söylediğindir.;)

Nasipden Ötesi Yok ÖYKÜ

Nasipden Ötesi Yok

Gencin birisi Kâbe'de hep, "ey dogruların yardımcısı olan Allahım, ey haramdan sakınanların yardımcısıolan Allahim, sana hamdü sena ederim" diye dua ederdi.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der.
O da anlatır :
7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses bu altınlarla, şunlari şunlari yaparsin) diyordu. Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, başkasının malı, onu kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada birisi,

-"şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu.

çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum.

Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi, pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına yaklaştım, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.

Adamdan aldığım 30 altını verip bu genç esiri satın aldım. Bir iki yıl geçti.

Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum.

Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.

Genç bana dedi ki,

-Efendim, ben Fas Emiri'nin oğluyum. bu gelenler babamın adamları.

Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, beni onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi. O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler.

- Satarım dedim. 60 altın verelim dediler.
-Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? biz sana iki mislini
veriyoruz dediler.
- Öyleyse gidin pazardan alın dedim.

Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler.
Ben o 30 bin  altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin
oldum.

Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi
var, babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. ben de "olur"
dedim.
Nikah kıyıldı, deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba
dikkatimi çekti.

Kıza, "bu nedir" dedim.
İçinde 970 altin var, babam kâbede bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu
vermis, kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi".
Demekki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermeseydim haram yoldan
gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce

Rabbime hamd ederim.

8 Kasım 2013 Cuma

Anne Gözüyle Bakabilmek, ÖYKÜ

BEN HER OKUDUĞUMDA GÖZ YAŞLARIMI TUTAMIYORUM..


Annemin sadece bir gözü vardı. Öteki gözü çukurdu, yani yeri boştu.
Ondan nefret ediyordum. Çünkü bu durum beni arkadaşlarımın arasında utandırıyordu.
Babam, ben daha küçükken bir kazada öldüğünden, ailemizi geçindirmek de anneme kalmıştı. Bunun için okulda aşçılık yapıyordu.
İlk okulda iken bir gün annem bana “merhaba” demeye gelmişti. Sanki, yerin dibine geçmiştim. Bunu bana nasıl yapabilirdi.?
Onu görmezden geldim, ona nefretle bakarak oradan kaçtım..
Ertesi gün sınıfta bir arkadaşım bana, “..Senin annenin sadece bir gözü var. Diğeri ne biçim.!” Dedi. Diğerleri de gülüşüyorlardı.
O anda yerin dibine girmek ve de annemin ortadan kaybolmasını istedim.
Bu yüzden, o gün onunla karşılaşınca dedim ki:
-“Beni gülünç duruma düşüreceğine, ölsen daha iyi!..”
Annem karşılık vermedi. Sadece, tek gözüyle bana biraz baktı ve uzaklaştı gitti...
Dediklerim hakkında bir saniye bile düşünmemiştim, çünkü çok kızmıştım. Onun duyguları beni hiç ilgilendirmiyordu. Onu evde istemiyordum ama ev onun üzerineydi..
Çok çalıştım, kendime yeter oldum, sonunda Singapur’a okumaya gittim.
Bir süre sonra da evlendim. Birikimime borç ekleyerek kendime bir ev aldım.
Daha sonra çocuklarım oldu ve hayatımdan memnundum. Annemi unutmuştum..
* * *
Bir gün annem bizi ziyarete gelmişti. Öyle ya, kaç yıldır beni görmemişti.
Kapıya gelince, çocuklarım tek gözlü birini görünce birden korktular, sonrada güldüler.
“Babaanneniz” diyemedim. İçeri girince ilk fırsatta ona:
-“Evime gelip çocuklarımı nasıl korkutabilirsin.? Buradan hemen git.!” Dedim.
Bu çıkışıma annem kısık bir sesle:
-“Kusura bakmayın, ben yanlış adrese geldim galiba.!” Dedi ve çıktı-gitti...
* * *
Aradan yine uzun bir zaman geçmişti.
Bir gün “mezunlar toplantısı” için okulumdan bir mektup aldım.
Karıma; “..iş seyahatine gidiyorum” diye bahane uydurdum.
Mezunlar toplantısından sonra, birden aklıma düştü.‘Sadece meraktan’ eski evime gittim.
Eski komşularımıza sorduğumda, “annemin öldüğünü” söylediler.
Önce biraz sevinç duyar gibi oldum ama içimde bir burukluk ve sızı hissettim.
Ben şaşkınca beklerken, “bana verilsin diye annemin bir mektup bıraktığını” söylediler.
Açtım ve okumaya başladım:
-En sevgili oğlum... Her zaman seni düşündüm.
Singapur’a gelip çocuklarını korkuttuğum için üzüldüm..
Mezunlar gününde geleceksin diye çok sevindim ve bekledim.
Ama; “seni görmek için yataktan kalkabilir miyim” diye çok düşündüm..
Seni büyütürken, ‘tek gözümle’ sürekli bir utanç kaynağı olduğum için de üzgünüm..
Biliyor musun biricik oğlum..?
Sen küçücükken, babanla birlikte bir kaza geçirmiştin. Baban öldü fakat sen, bir gözünü kaybetmiştin.
Bir anne olarak, senin tek bir gözle büyümene dayanamazdım..
Bu yüzden, babandan kalan tarlayı satarak, ameliyat masraflarına yatırdım.
İşte, şimdi o yeri boş olan gözüm var ya, onu sana vermiştim. Nakil çok başarılı geçmişti, hiç fark edilmiyordu.
“O gözle, biricik oğlum görüyor ya...” diye çok mutlu oluyordum. Ana yüreği ya oğul, sana “sen benim gözümle görüyorsun” diyemedim..
Başarılarından dolayı seninle o kadar gurur duyuyordum ki, bu bana yetiyordu.
Her şeye rağmen, sen benim oğlumsun.. Bütün sevgilerimle.. Annen.
Ben bu mektubu ayaküstü sessizce okurken, etrafımda toplanan komşularım gözlerini silerek, tek tek uzaklaşıyorlardı. Ortada öylece yalnız kala-kaldım..
Evet...

Eğer hala anneniz yakınızda ise, onun gönlünü ve duasını almayı asla unutmayın!


30 Ekim 2013 Çarşamba

Evliliği İyi Gitmeyenler ve Yeni Evlenecek Olanlar Mutlaka Okuyun İbret Alın

Yağan kar nedeniyle birçok kaza
yaşandı. Bunlardan birisi zincirleme bir
kazaya karışan ve çok şükür kendisine bir şey
olmayan bir kadının başına geldi. Korkuya
kapılan kadın ilk iş olarak eşini aradı ve
eşinin ilk cevabı “Arabada bir şey var mı?” oldu…

Bir başka kadının doktor randevusu vardı.
Tek başına gitmeye çekindiği bir
randevuydu. Fakat yakın bir akrabası
olmadığından tek başına gitmesi
gerekiyordu ve eşine söyledi ama
gelemeyeceği için ısrar etmedi. Sadece randevu saatini söyledi ve dua istedi... 

Muayene sonucu korktuğu gibi olmadı,
sonuç iyiydi. Eve geldi ve eşinin randevunun
nasıl geçtiğiyle ilgili bir şeyler sormasını
bekledi… Aradan on beş gün geçti. Hala
bekliyor...

Bir adam arabasından inerken kaydı ve
düştü, ayak bileği incindi. (Sonradan kırık
olduğu anlaşıldı.) Kapıda kendisini
karşılayan eşi arkadaşıyla konuşuyordu.
Adam canının yandığını, ayağının kırılmış
olabileceğini söyledi. Ama kadın “Aaa, öyle mi?” diyerek arkadaşıyla konuşmaya devam
etti, adam donakaldı... Hala donmuş
durumda, duygusu yok...

Bir başka adam babasının hasta olduğunu
öğrendiği için akşam babasına uğramak
istediğini söyleyince, eşi “Ama dışarıda
yemek rezervasyonumuz vardı.” cevabını
alınca üzüntüsünü içine attı...

Ve daha birçok örnek... Her gün yaşadığımız, yaşattığımız... 

Kendimiz için önemli olan bir şeyi karşımızdaki için aynı önemde görmediğimiz onca olayın
içinde kalpler kırılıyor. İlişkiler can çekişiyor.

Bazı önemli olaylar vardır, bunların ıskalanması telafisi zor mesafeler koyar
insanların arasına. Sonra herkes unutmuş gibi yapar. 

Bazen çaresizlikten, bazen de durum acı verse de ilişkiyi bitirmek için
yeterince büyük görülmediğinden...

Fakat hesap bir gün kabardığında, çok küçük bir
rüzgar gelir ve çok güçlü zannedilen ilişkiler dağılıp gider. Yıpranma yıllar sürer, yıkılması ise bir andır.
Bazen hiç ummadığınız bir şey gelir ve sizin çok sağlam sandığınız her şeyi alır götürür. 

Küçük ihmaller, hiçbir zaman küçük değillerdir. Altlarında daha derin düşünceleri örterler. Bunların başında da
“Sana değer vermiyorum!” düşüncesi vardır veya “Senin acın beni ilgilendirmiyor!”
düşüncesi...

İşte ruh birlikte eğlenebildiği ama birlikte acısını paylaşamadığı ruha karşı
soğur. İnsan, karşısındaki insanın kendisini ne kadar sevdiğini verdiği hediyelerle ölçmez
çoğu kez. Böyle durumlarda sınanır sevgi ve insan sınanana kadar ne kadar sevildiğini
bilemez. Ne kadar sevdiğini de. Sevgi sınar çoğu kere ve bazıları kaybeder çok azı da kazanır...

Bu günlerde kaybedenler çoğunlukta görünüyor. Sanıyorum ki, bir nedeni de
yanımızdakinin acısına duyarsızlaşmamız... Hep eğlenceli bir şeylerin peşinden
koşmamız... Ve sadece kendimiz için yaşama çabamız... 

Oysaki yanımızdaki olmadan yaşayamayacağımızı unutuyoruz......

29 Eylül 2013 Pazar

HAYAT DERSİ Haram Lokma Yemeyin

 Güzel Bir Hayat Dersi

." Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara'da Bakanlıklar. Taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı.

"Üstü kalsın kardeşim" dedim.

Döndü bana doğru

"Vaktin varmı abi ?" dedi.

"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 Krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.

"Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazsa istermiydin 50 krş.benden?"

-Ne alacağım ağabey 50 krş.u

-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.Üstü kalsın demiştim.

Döndü bana,attı kolunu arkaya :

-Vaktin varmı abi?

-Var.

-Çek kapıyı o zaman

Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

Abi, biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize "durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

"Aha" dedim,"bizim meslek", seminerci.

- Ne anlatırdı baban

- Hayattta nasıl başarılı olunur ?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

-Babam işe gidince büyük abimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı, "Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Abi biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman, işleyen bir birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyormusunuz ?

-Ne bıraktı ?

-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Abi aradan 15 yıl geçti, diğer 2 kardeş ceza evindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören'de taksi durağında birer taksimiz var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük abimiz bizi topladı ve dedi ki :

"Asıl mirası bizim baba bırakmış."

Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür.

Çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim :

-Dur abi, asıl bomba şimdi.

-Nedir bomban ?

-Nerede oturuyoruz biliyormusun? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

(A.Şerif İzgören kitabından) alıntıdır.


3 Şubat 2013 Pazar

İnsanları Birbirine Düşürenlere İbretlik Mesaj


Hz. Fatıma,
 '- ya Ali ''Hasan, Hüseyin aç, evde yiyecek yok.. Gidip yiyecek birşeyler alsana" der.

Hz. Ali'nin sadece altı dirhemi vardır.
Yiyecek almak için evden çıkar ve giderken yolda kavga eden iki insan görür.
Hz Ali: "Niçin kavga e
diyorsunuz? Şu âlemde Allah'ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?" diye sorar.

Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu, vermediğini, söyler. Hz Ali cebindeki altı dirhemi çıkarır ve alacaklıya verir.

Evine geldiğinde eli boştur, 'Cennet kadınlarının seyyidesi',
"- Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?" diye sorunca,
"- Ama ara düzelttim ya Fatma" der.
Hz Fatma'nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir.
Memnundur kocasının bu güzel hareketinden.
Daha sonra Hasan'la Hüseyin ağlamaya başlarlar, 'açız' diye.

Bu acı manzaraya dayanamaz ve evden çıkar.
Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve;
"- Ya Ali bu deveyi sana satmak isterim, ucuza satacağım."
"- Param yok" der Hz Ali.
"- Olsun" der adam.
"- Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum.150 dirhem bu deve. Al sonra ödersin."
Alır Hz Ali o deveyi.
Yolda giderken başka adama rastlar.
"- Ya Ali" der, "ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300'e alayım ne olursun reddetme beni."
Hz Ali: "- Ama ben bunu 150'ye aldım" der.
"- Olsun, ben çok beğendim bunu" ve deveyi satar.
Hz Ali mutlu bir şekilde gider yiyecekleri alır eve döner.
Sonra Peygamber'in huzuruna çıkar.

Efendimiz(s.a.v.) güler, "gel" der, "ya Ali şu deve hikâyesini anlat".
Anlatınca da der ki:
"- Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail'i ile sana deveyi sattı. İsrafil'i ile de satın aldı.
Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali."


OKUDUYSAN BEĞEN BAŞKALARI DA OKUSUN DİYE PAYLAŞ