Bu Blogda Ara

ibretlik öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ibretlik öyküler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Kasım 2016 Pazar

Hanife Teyzenin Acı Hikayesi!

Komşumuz Hanife teyze var. 8 aydır konuya komşuya "bayat ekmeğiniz varmı? Varsa verin kuşlar cama geliyor ıslayıp veriyorum" diyordu.. Çok da zayıflamıştı. Kiracıydı. "çok ucuza oturuyorum diye rutubetini çekiyorum" diyordu.. Eşinden dul maaşı alıyordu. Gülen, şaka yapan Hanife teyze gitmiş, yerine suskun düşünceli Hanife teyze gelmişti.. Annem dolma yapmıştı. Bir tabak dolma uzatarak; "Hadi götür Hanife teyzene de sıcak sıcak yesin" dedi..
Hanife teyzenin zilini çaldım..75 yaşındaydı.. Yavaş yavaş gelerek; "Kim o?" dedi.. "Ben Zeynep Hanife teyze" dedim.. "Tamam açıyorum kızım" dedi.. "Annem dolma yolladı" dedim.. Elimden aldı, yüzüme baktı, yutkundu .. "Allah razı olsun. Ben de yemek yiyecektim.. Şimdi yerim" dedi. "Hanife teyze annem tabağı istedi" Hanife teyze kapıyı kapatmayı bıraktı mutfağa yöneldi.. İçeriye baktım. Oturma odası karanlıktı. Işığı yaktım. Masanın üstünde bir bardak su ve ıslatılmış ekmekler tabağa doğranmıştı.. Hemen kapının önüne çıktım.. Hanife teyze tabağı uzattı. "İki cihanda aziz olun evladım" dedi. "Sağ ol" dedim...
Eve geldiğimde annem "Ne o ne oldu? Suratından düşen bin parça" dedi. "Anne, Hanife teyze tabağa bayat ekmekleri doğranmıştı yiyordu" dedim. "Olur mu kızım? Baban da emekli, O da eşinden emekli maaşı baban kadar alıyor. Sen yanlış görmüşsündür, kuşlar içindir o. Biz geçiniyorsak ki 3 kişiyiz, O tek başına hayli hayli geçinir."
Ertesi akşam anneme ne pişirdiğini sordum, etli kuru fasülye olduğunu öğrendim. İçimi bir kurt kemiriyordu.. Akşam yemeğine oturmadan "Anne Hanife teyzeye de bir tabak götüreyim mi? Annem; "Kuru fasülye birtanem. Götür de, güzel bir şey değil" "Olsun hadi ver götüreyim" Sıcak tabağı elime aldım. Hanife teyzenin sesi: "Kim o?" "Ben Zeynep" Kapıyı açtı gülümseyerek, yüzüme baktı. "Annem kuru fasülye yolladı bilmem sever misiniz?" "Nimeti ayırt etmem tabii ki severim. Allah razı olsun" "Ha unutmadan annem tabağı istiyor" Hanife teyze mutfak yoluna yönelir yönelmez, ben doğru içeri.. Masanın üstünde bir bardak su, ıslak ekmeklerin konduğu yarısı yenmiş tabak ve annemin bir gün önce verdiği dolmadan 4 tane.. Soracaktım, sormalıydım. İçim içimi kemiriyordu..
Hanife teyze beni kapıda göremeyince içeriye yanıma geldi.. Sanki "Sor" der gibi yüzüme bakıyordu ve sordum. "Bu ıslak ekmekleri sen mi yiyorsun? Hani kuşlara verecektin?" Buğulu mavi gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Üzmüş müydüm anlayamadım daha 15 yaşındaydım.. ama ağlatmıştım.. "Evet ben yiyorum canım kızım.. Benim bir oğlum birde kızım var. Burada değiller. Başka il'deler. İkisi de çalışıyor.. Araba alacaklarmış.. Bana kredi çektirdiler. Aldığım para ancak kiraya elektrik ve suya gidiyor. Üç beş kuruş ya kalıyor ya kalmıyor elimde. Ben de ekmek isteyemedim. Kol kırılır yen içinde kalır. Böyle biliriz. 3 yıl böyle idare edeceğim. kimseye söyleme e mi" dedi.. Bu sefer benim gözlerim yaşardı ..
Tabağı aldım, kapıdan çıkarken arkamdan "Kimseye söyleme güzel kız" diye bagrıyordu. Eve geldiğimde bağıra bağıra ağlıyordum. Annem şaşırmış, "Ne oldu kızım biri bir şey mi söyledi?" dedi. Olanı anneme anlattım, o da çok üzüldü.
Böyle vicdansız evlat olmayacağım anneciğim" dedim. 3 yıl boyunca tüm mahalle Hanife teyzeye kimimiz sabah kahvaltılıkları götürüyor, kimimiz öğlen yemekleri kimimizse akşam yemekleri..
2 ay önce kaybettik.. Hastayken okul çıkışı yanına uğramıştım. Bana; " İyi kalpli meleğim sen mi geldin? Şükür borç bitti" dedi. "Artık rahat edersin hanife teyzem" dedim. "Evet senin sayende sıkıntısız ekmek düşünmeden 3 yıl geçti. Rabbim seni korusun" dedi. 2 gün sonra vefat etmiş. Çok üzüldüm. Bizim halkımız dilenemez...
ana babalarınızı düşünün hey gidi evlatlar, hey gidi vefasızlar. araba da neymiş, ev de neymiş aaaahhh ahh!

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış KISSADAN HİSSE

Adamın biri Afrika´da safariye çıkarken, yanına minik köpeğini de almış.

Minik köpek bir gün ormanda dolaşıp, kelebekleri kovalar, çiçekleri koklarken kaybolduğunu fark etmiş. Ne yapacağını düşünürken bir de bakmış ki karşıdan bir leopar geliyor ve belli ki günlük yiyeceğini arıyor.

- Şimdi başım dertte, diye düşünmüş köpekcik . . .

Etrafına bakmış yerde kemik parçalarını görmüş. Hemen arkasını leoparın geldiği yere dönerek kemikleri kemirmeye başlamış, bu arada da arkadaki hareketi kestirmeye çalışıyormuş.

Leopar tam saldıracakken minik köpek kendi kendine konuşmuş:

- Ne kadar lezzetli bir leoparmış. Acaba etrafta bundan bir tane daha var mı?

Bunu duyan leopar bir anda donmuş kalmış ve en yakındaki ağaca tırmanarak dalların arasına saklanmış:

- Tam zamanında kurtuldum, yoksa bu köpeğe yem olacaktım, diye düşünmüş leopar...

Bütün bunlar olup biterken bir başka ağacın üstündeki bir maymun olanları izliyormuş, bildiklerini kullanarak bundan sonra kendisini leopardan kurtaracağını düşünmüş. Leoparın yanına giderek neler olduğunu anlatmış. Leopar köpeğin yaptıklarına çok sinirlenmiş ve maymuna, "atla sırtıma, gidip şunu yakalayalım" demiş.

Az önceki yerde bekleyen minik köpek, bakmış kızgın leopar sırtında maymunla birlikte süratle kendisine yaklaştığını fark etmiş.Ne yapacağını düşünürken, kaçmaya da kalkmamış.
Bunun yerine arkasını leoparın geldiği yöne dönerek kemikleri kemirmeye devam etmiş.

Tam leopar saldıracakken, yine kendi kendine konuşarak leopara duyurmuş:

"Şu aptal maymun da nerede kaldı? Yarım saat önce bir leopar daha getirsin diye gönderdim, hala haber yok ! "

DİPLOMASİ DENEN ŞEY BU...

Yapabiliyorsan; hızlı düşün, sakin ol, güçlü görün, düşmanını kendi silahı ile vur...


11 Haziran 2014 Çarşamba

Su Kirbaslarini Delen Çocuk

Su Kirbasini Delen Çocuk

"Istanbul'un Vefa semtinin ismi kendisinden kalan za­manin manevi erlerinden Seyh Vefa Hazretlerinin bir oglu vardi. Bu çocuk, o zaman henüz Istanbul'a çesmeler yapilmadigi için evlere hayvan sirtinda su tasiyan sakalarin kirbalarini delerdi. (Kirba, eti yenen hayvanin derisinden tabak­lanarak elde edilen tulum)

Fatih Devri mesayihlerinden olan Seyh Vefa Hazretlerinin çocugu bu kötü hareketini uzun zaman devam ettirdigi halde, sucular şeyhin hatirina çocuga bir sey demedikleri gibi, gelip durumu şeyhe bile anlatmaya cesaret edemezlerdi."

"Sakalardan (Sucu) bir tanesi artik dayanamayip durumu çocugun babasina açmaya karar verdi. Şeyhin huzuruna gele­rek: "Ya şeyh! Ne zamandan beri sizin çocuk bizim kirbalarimizi elindeki igne ile delmekte ve akan sulari agzini dayayip içmektedir. Biz bu zamana kadar bir sey söylemedik ama, artik dayanilmaz oldu, siz bir tenbihte bulunsaniz da çocuk bu halinden vazgeçse" dedi."

"Oglunun böyle çirkin bir is yaptigini ögrenen Şeyh Vefa Hazretleri, çok üzüldü. Ne kadar kirbasi delinen sucu varsa hepsini çagirip zararlarini ödedi ve gönüllerini alarak "bir daha olmaz insallah, suç çocukta degil, mutlaka bizdedir. Ya anasi bir hata isledi yahut bende bir kabahat var" diyerek sucu­lari gönderdikten sonra, hanimini çagirip meseleyi anlatti:

Hanim kabahat ya sende ya bende… iyi düsün çocuga hamile iken veya emzikli iken haram bir sey yedin mi?" diye sordu. Seyhin hanimi gayr-i mesru hiçbir seyi yemedigini yalniz, çocuga hamile iken komsunun bahçesindeki nardan cani çektigini ve igne ile delerek bir damla emdigini söyleyince Seyh sevindi:

"Elhamdülillah hastalik teshis edildi" diyerek gidip komsudan helallik dilemesini ve ne isterse vermesini söyledi.

Kadin gitti, evin kadinini buldu, durumu anlatip hakkini helal etmesini rica etti. Narin sahibi: "Helal olsun komsu, bir damla nar suyunun ne kiymeti olur, keske koparip yeseydin" diyerek hakkini helal etti ve bu mesele hallolduktan sonra şeyh oglunu çagirip tenbih etmek lüzumunu bile hissetmedi. Hakikaten ondan sonra çocuk, degil elindeki igne ile sucularin kirbasini delmek, dönüp onlara bakmiyordu bile.

Sucular keske daha evvel durumu şeyhe anlatsaydik. Seyh Oglunu terbiye etmiş olurdu" diyorlardi. "

Mutluluğun ŞİFRESİ !

DOGAN CÜCELOGLU'NDAN BÜTÜN ANNE BABALARIN VE ÖGRETMENLERIN OKUMASI GEREKEN BIR HIKAYE!

Herkesin okuması ve mutluluğu keşfetmesi dileğiyle bu yaşanmış hayat hikayesini paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Biz üstümüze düşeni aldık, ya siz ?

Bir gün seminere baslamadan önce kisa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoslanmadigim için, yanaktan öpüselim, dedim, öpüstük. Aramizda söyle bir konusma yer aldi:
- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yil önce sizin bir seminerinize katildim. Hayatim degisti.

O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size tesekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasil oldu?
- Üç yil önce sirketimizin organize ettigi iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitisine dogru dediniz ki, "Bir insanin ana vatani çocuklugudur. Çocuklugunu doya doya yasayamamis bir insanin mutlu olmasi çok zordur. Bir annenin, bir babanin en önemli görevi, çocuklarinin çocuklugunu doya doya yasamasina
olanaklar yaratmaktir."Bir süre sustu, bir sey hatirlamak ister gibi düsündü, sonra konusmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, "Bir ulusun en önemli görevi çocuklarinin çocuklugunu doya doya yasamasina
olanaklar yaratmaktir." Ben bir baba olarak sizi duydugum zaman kendi kendime düsündüm: Ben bir baba olarak çocugumun çocuklugunu doya doya yasamasina firsatlar yaratiyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklima gelmedigini fark ettim. Ben ne yapiyorum, diye düsündüm.
Benim yaptigim sanirim birçok babanin yaptiginin aynisiydi. Dokuz yasindaki oglum ben isten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalisiyordu. Neden kaçmaya çalisiyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayir, neden?
- Çünkü onu görünce hemen su soruyu soruyordum. "Oglum bugün ödevini yaptin mi?" Tuhaf tuhaf bakiyor, gözünü kaçiriyor, daha da
*sikistirinca, hayir anlamina gelen, "cik" sesini çikariyordu.* Kiziyordum, söyleniyordum, "Niye yapmiyorsun ödevini!" diyordum.
Aramizda sürekli tartismalar, sürtüsmeler olusuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandi. Sanki hatirlamak istemedigi anilar vardi; onlarin üstesinden gelmeye çalisiyordu. Sonra konusmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çiktiktan sonra düsünmeye basladim. "Ben ne biçim babayim," diye kendime sordum. Seminer için geldigim*
Istanbul'dan çalisma yerim olan Kayseri'ye gidinceye kadar düsündüm; otobüste bütün gece düsündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, esimle konusayim, biz birlikte bir karar alalim. Diyelim ki bu çocuk isterse bes yil sinifta kalsin, ama doya doya çocuklugunu yasasin.
- Radikal bir karar!*
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam.
Gerginligim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince esime dedim ki, hadi gel otur, konusalim. Yemekten sonra oturduk konustuk, çocuklar yatti biz konusmaya devam ettik. Seminerde anlatilanlari aktardim, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oglumuz var ya bizim oglumuz, o isterse bes yil sinifta kalsin, ama çocuklugunu yasasin! Simdiye kadar onun çocuklugunu yasamasiyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna biraktik. Gel simdi degistirelim bunu.
- Esiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?*
- Karim hayretle bana bakti ve dedi ki, "Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle sey mi olur; yok bizim ki çocuklugunu yasayacakmis!
Bizim çocuk çocuklugunu yasarken öbürküler siniflarini geçecek ilerleyecek! Öyle sey olmaz."

- Anliyorum; anne olarak çocugunun geride kalmasini istemiyor, kaygilaniyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, birakmadim, mücadeleye devam ettim.
Her gün, her aksam gece yarilarina kadar karimla konustum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptin?
- Iste onu dedigi günün sabahi esofmanimi, ayakkabimi söyle kapinin yanina biraktim ise gittim; isten dönünce oglumun gözüne baktim ve dedim ki, oglum bugün doya doya oynadin mi? Bana hayretle bakti ve "Hayir!" anlamina gelen "cikk" dedi. O zaman, hadi gel beraber asagiya inecegiz, oynayacagiz, dedim. Esofmanimi giydim, ayakkabimi giydim, onunla beraber sokaga çiktik. Pencereden arkadaslari bakiyorlarmis, onlar da sokaga çiktilar; birlikte sokakta oyun oynadik. Aksam saat altidan sekiz buçuga kadar sokaktaydik. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, dus yaptik. Havluyla kuruladim, çok mutluyduk ve o günden sonra isten dönünce her gün onunla oynamaya basladim. Her gün, her gün, her gün oynadim.

Yedi gün sekiz gün sonraydi galiba, bir gün banyodan çikarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yasardi, konusamadim. Çünkü farkina vardim ki, simdiye kadar sevdigini hiç söylememisti. Düsündüm, simdiye kadar hiç söylemediginin farkinda degildim; belki ömür boyu söylemeyecekti.

"Ne büyük tehlike!" diye düsündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediginin farkinda olmayacaktim.
- Demek farkina vardin, seni kutlarim. Senin farkina vardigin bu durum birçok anne ve babanin farkinda olmadigi gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- Içimde bir sükür duygusu, havluyla çocugumu kuruladim ve giydirdim ve artik her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, ögretmen veli bulusmasi için okula davet etti. Daha önceki veli bulusmalarinda ögretmen, "Sizin oglunuz akilli bir çocuk, ama ödevleri kargacik burgacik yaziyor, dikkat etmiyor. Sinifta arkadaslarini rahatsiz ediyor, onlari itiyor kakiyor, lütfen onunla konusun. Ödevlerine ilgi gösterin, sinifta arkadaslarini rahatsiz etmesin. Ödevlerini dogru dürüst yapsin," demisti. O nedenle ögretmen bulusmasina gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben esime dedim ki, hadi okuldaki bulusmaya beraber gidelim!
Yok, dedi, sen tek basina gideceksin, ben gelmeyecegim.
- Esiniz gelmek istemedi!*
- Hayir istemedi. Ya beraber gidelim, diye israr ettim hayir hayir sen yalniz gideceksin dedi. Ben yalniz gittim ve diger veliler geldikçe sira bende oldugu halde siranin arkasina geçtim, siranin arkasina geçtim ki baska kimse olmadan ögretmenle konusayim, diye.
Mahcup olacagimi düsünüyordum. Her seyin daha kötüye gittigini düsünüyordum. En nihayet bütün veliler ögretmenle konusmalarini bitirip gittiler.
Sira bende! Ögretmenin karsisina geçtim, bana bakti gülümsedi, siz ne yaptiniz bu çocuga, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktim. Lütfen söyleyin ne yaptiniz bu çocuga, dedi. "Çok mu kötü hocam?" diye sordum. Gülümsedi, hayir, kötü degil, dedi. "Artik sinifta arkadaslarini hiç rahatsiz etmiyor, ödevleri iyilesti, tam istedigim ögrenci oldu. Ne yaptiniz bu çocuga siz?"

- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz ögretmenin karsisinda aglamaya basladim.
Inanamiyordum kulagima, içimden, vay evladim, biz sana ne yaptik simdiye kadar, duygusu vardi. Eve geldim, karim yüzüme bakti, gözlerim aglamaktan kipkirmizi. "O kadar mi kötü?" diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Agladim. Daha sonra anlattim.
Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, tesekkür ediyorum.Benim oglumun ve onun küçügü kizimin hayatini kurtardiniz. Ailemin mutlulugu kurtuldu. Hakikaten bir insanin anavatani çocukluguymus. Anavatani mutlu olan bir çocuk çalismasini, okulunu her seyini bütün gücüyle yapar ve orada basarili olurmus.
"Gel seni yeniden kucaklayayim!" dedim. Kucaklastik.
"Çocuklar Gülsün diye!" yasayalim. Çünkü insanin anavatani çocuklugudur.
Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler.
Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlik güler.
Çocuklarin gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Yanma Vakti KISSADAN HİSSE

 Hikmet, belediyeye ait ekmek fabrikasında çalışan bir işçiydi. İşine çok dikkat eder, vazifesini ihmal etmemeye çalışır, kazancının helâl olmasını isterdi. Fabrikayı hemen her akşam en geç o terkederdi.

Belediyenin ekmeği biraz daha ucuz olduğu için halk çok rağbet ediyordu. Kocaman fırının içini ara sıra temizlemek ihtiyacı hasıl olur, onu da genellikle Hikmet yapardı.

Dinî bir bayramın son günüydü. Ertesi gün ekmek çıkarılacaktı. Hikmet, temizlik yapmak için fabrikaya gitti. İçeriye girip dış kapıyı kilitledi. Işıkları yaktı ve fırının kapağını açıp içerisine girdi. Gerekli temizliği yaptıktan sonra evine gidecekti. Sabaha karşı dörde doğru gelen işçiler de, gelir gelmez elektrikle çalışan fırının düğmelerini açacak, onlar hamuru yoğurup ekmekleri hazır edene kadar da fırın güzelce ısınmış olacaktı. Hikmet temizliğe dalıp gitmişti. Bir taraftan da kendi yakıştırdığı şeyleri mırıldanıyordu.

Tam o saatlerde fırının genç ustalarından olan Cengiz fabrikaya geldi. Kirlenmiş olan beyaz önlüğünü almak için uğramıştı. O akşam yıkattırıp, ertesi gün temiz temiz giymeyi düşünüyordu.

Dış kapıyı açtığında şaşırdı. “Hayret, içerdeki elektrikler açık unutulmuş” diye mırıldandı. Gidip önlüğünü aldı. Fırının önünden geçerken açık duran fırın kapağını eliyle şöyle bir itekledi. Çıkarken ışıkları söndürmeyi de ihmal etmedi.

Elektriklerin sönmesiyle Hikmet hemen fırının kapağına koştu. Fakat heyhat, kapak üzerine kilitlenmişti. Var gücüyle bağırmaya başladı. Fırının kapağını yumrukladı. Çırpınması fayda vermiyor, sesini kimseye duyurması mümkün olmuyordu. Tüyleri diken diken oldu. Dehşete kapılmıştı. Uzun müddet kendisine gelemedi. Birazcık sakinleşince saatine baktı. Saat 23.05’i gösteriyordu. Yaklaşık beş saati kalmıştı. Bir anda ölümle burun buruna gelmişti. Yanmak onun için bu dünyada başlayacaktı.

Yavaş yavaş ısınacaktı fırın... Evvela terlediğini hissedecek, sonra bunalacak, sıcaklık yavaş yavaş sürekli artacak, artacak, artacak; vücudundaki yağlar erimeye başlayacak, etler kızaracak ve daha bütün bunlar olmaya başlamadan belki de o kalpten gidecekti. Belki de çıldıracaktı. Çılgın çılgın gülecekti... Ah, o en güzeliydi. Bir delirebilseydi, düşüncenin kezzap gibi yakıcılığından kurtulacaktı.

Fırından yeni çıkan ekmekleri eline alınca parmaklarında duyduğu yanık acısı aklına geldi. Sadece o kadarı... Yanığın ilk safhası bile değildi ama hemen elinden bırakırdı. Şimdi ekmekler gibi kendisi pişecekti. Birkaç gün önceydi, işçilerle acıkmışlar, küçük tüpün üstünde yemek pişirmişlerdi. Bir aralık tüpün kızgın demirine değmişti eli... Hemen nasıl da kabarmış, su toplamış, sızladıkça sızlamıştı. Sadece iki parmağın acısına dayanamamış, soğuk suyun içinde tutmuştu. Ya şimdi?.. Yanan iki parmak ucu değil, bütün vücudu olacaktı. Gözlerinin önünde filmlerde gördüğü yanan adamlar canlandı. Kendi hali daha da zordu. Bir anda yanmak değildi ki bu... Adım adım, hissede hissede... Terleye çıldıra, dövüne dövüne...

İçerisinin ısındığını hissetti. Kapıyı kapatan her kimse fırını da yakmış mıydı yoksa?.. Bu hararet böyle sürekli niçin artıyordu?.. Aman Allah’ım! Beklenen an çabuk gelmişti. Saatine baktı. Saat gecenin 1.00’i olmuştu. Nasıl geçmişti iki saat? Zaman su gibi akmıştı. Bir ömür gibi... Ömürleri yanmak vaktini meyve veren insanlar gibi... Elleriyle duvarlara, demirlere dokundu. Yok canım... Korkusundan fırının yanmaya başladığını zannetmişti. Demirler soğuktu işte... Biraz sakinleşti.

Evini düşündü. Hanımı, oğlu, merak ediyor olmalıydı. Hanımını niçin azarlamıştı sanki çıkarken?.. Hayat arkadaşına karşı daha nazik, daha hürmetli olmalı değil miydi? Ya çocuğunu... Keşke dövmemiş olsaydı onu....

Onlardan da mes’ul olduğu için onların hesabını da verecekti Allah’a... Keşke hanımının dediğini yapsaydı. Hanımı ona:

“Haydi, birlikte namaza başlayalım” demişti. Hikmet ise: “Biraz daha yaşlanalım” diye cevap vermişti.

Sanki sonrasında bütün bir ömrün hesabını vermeyecek, sadece İhtiyarlığın hesabını verecekti.

Niçin sanki fırına gelirken camiye girmemişti? Müezzin gönlünün derinliklerinden geldiği belli olan sesiyle yatsı namazına davet etmiş, Allah’ın büyüklüğünü, kurtuluşun O’nun yolunda olduğunu haykırmıştı. Hiç değilse ölmeden evvel son vakit namazını kılmış olacaktı. Belki Rabbi o son vakit hürmetine affeder, diğerlerinin hesabını sormazdı. “Ah ahmak kafam” diye inledi. Halbuki beş vakit namaz kılan bir insanın hâli ne güzeldi. Kıldığı bir vakit muhakkak onun son eda ettiği vakit olacaktı ve Rabbinin huzuruna secdesiz bir alınla çıkmayacaktı. Öyle olmayı ne kadar isterdi.

Ya oğlu... Yedi yaşına girmişti. Bir baba olarak onun üstüne başına, yiyip içtiğine dikkat ettiği kadar, kalbine niçin dikkat etmemişti? Daha o yaşta her tip pisliğin televizyon ekranlarından üzerine sıçramasına nasıl da razı olmuştu? Çocuğuna Allah’ını, Peygamberini niçin sevdirmemişti?

Aklı çocukluğuna gitti... Gençliğine uğradı, tek tek dolaştı o günleri... O günlerden elinde sadece pişmanlık veren, utandıran günahlar kalmıştı. En ince teferruatına kadar bütün günahları aklına geldi. Demek bütün bu tespit edilen şeylerin hesabını verecekti.

Aklına bir fikir geldi, ‘fırının içinde teyemmüm edip namaz kılmak.’ Toprak yoktu ki... Fakat olsun... Hiç kılmamaktan iyiydi. Belki, bir ihtimal kabul edilirdi. Ellerini fırının içinde yere vurarak teyemmüm aldı. Namaza durdu. Herşeyin bitip tükendiği noktada başka kime dayanıiabilirdi ki?

Aslında her namazda öyle hissetmeliydi. Kendisini hayatında ilk defa Rabbi’yle konuşuyor gibi hissetti. Âlemlerin Rabbi’ne hamdetmeyi, O’na dayanmayı, O’ndan yardım dilemeyi, dosdoğru olmayı ilk defa böylesine anlıyordu. Bütün benliğiyle secde etti. “Eksiksiz, yüce, merhametli Sensin” dedi acizliğini iliklerine kadar duyarak...

Yatsıdan sonra kaza namazları kıldı. Rabbinden gelmişti ve O’na dönüyordu. Ah, dönüşün O’na olduğunu hiç unutmamış olsaydı. Yoruldukça oturup tövbe etti. Estağfirullah çekti.

Nasıl da daracık yerde sıkışıp kalmıştı. Fırında olduğunu hatırladıkça vücudunu ateşler basıyordu.

Cengiz ise evine gidip yatmıştı. Gece bir aralık yataktan sıçrayarak uyandı. Saatine baktı. Saat 3.15’ti. Bir rüya görmüştü. Arkadaşı Hikmet fırının içinde alev alev yanıyor, “Cengiz!” diye bas bas bağırıyordu. Nasıl bir rüyaydı bu böyle... Birden aklına geldi. Olamaz! Fırının kapağını Hikmet’in üzerine mi kapatmıştı yoksa?.. Hemen üzerini giyip sokağa fırladı. Hiç durmadan koştu. Gece işçileri henüz gelmemişlerdi. Kapıyı açtı, ışıkları yaktı. Hemen fırının kapağını açıp içeriye seslendi:

“Hikmet!”

İçeriden hiç ses gelmiyordu. Birkaç defa daha bağırdı. Hikmet, ağlaya ağlaya namaz kılıyordu. Öyle dalmıştı ki, adının söylendiğini duyunca irkildi. Olamazdı, yanlış duyuyor, hayal görüyordu. Fakat, yine duydu. Birisi ‘Hikmet’ deyip duruyordu. Hem fırının ışığı dayanmıştı.

Selam verdikten sonra kapağa doğru yürüdü. Karşısında Cengiz’i gördü. Fırından çıktı. Cengiz, bir anda hortlak görmüşçesine irkildi. Korkuyla:

“Kimsin sen?” dedi.

Hikmet’in Cengiz’e sarılmak için uzanan kolları boş kalmıştı. Hikmet hâlâ ağlıyordu.

“Ne demek sen kimsin? Hikmetim işte, görmüyor musun? Dün akşam temizlemek için girmiştim. Birisi üzerime fırının kapağını kapattı”dedi.

- “Olamaz” diyordu Cengiz. “Sen Hikmet değilsin.”

Hikmet ilk önceleri Cengiz’in bu hareketine bir ma’nâ veremedi. Nasıl olur böyle söyler, nasıl olur da mesai arkadaşı kendisini tanıyamazdı? Birden aklında bir şimşek çaktı. Hemen aynaya doğru koşup kendine baktı. Hayır, bu yüz, bu saçlar kendisinin olamazdı. Elleri kırışmış, solmuş yüzüne, bembeyaz olmuş saçlarına götürdü. Bir gecede ihtiyarlamıştı. Hıçkırıklarla sarsılıyordu. Bir daha aynaya bakamadı. Kendisinden kendisi korkmuştu. Yanmanın ne demek olduğunu bilseler kimbilir bir gecede ne kadar insan ihtiyarlayacağı. Yarın denilecek kadar kısa bir süre sonra yanmak ihtimali bu kadar hafife alınabilir miydi? Başı ellerinin arasında kalakaldı.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Rüya Tabiri ÖYKÜ



       Padişah, bir gece rüyasında tüm dişlerinin döküldüğünü, yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır. Vezirini çağırıp sarayın rüya tabircisinin hemen huzuruna getirilmesini emreder.

Uyku sersemi tabircibaşı yanına gelince, padişah düşünü anlatıp sorar:
"Tabircibaşı, bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle."

Tabircibaşı biraz düşünür; sonra utana sıkıla:
"Şerdir, Padişahım" der.
"Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki, tüm yakınlarınızın gözlerinizin önünde birer birer ölüp . sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz."

Bir an sessizlik olur; ardından padişah kükrer:
"Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!"

Tabircibaşı, yaka paça götürülüp zindana atılır. Padişah bir başka tabircinin bulunmasını emreder. Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar:
"Hayır mıdır, şer midir?" der.

İkinci tabirci de önce biraz düşünür; ama sonra yüzü aydınlanır:
"Hayırdır, Padişahım!" der. "Bu rüya, tüm yakınlarınızdan daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler boyu ülkenizi yönetebileceksiniz."
Padişah, ağzı kulaklarında buyurur: "Bu tabirciye iki kese altın verin!"

Başından sonuna durumu izleyenler, . tabirciye sorar:
"Aslında sen de tabircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Neden onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?"

Tabirci güler:
Elbette aynı şeyi söyledik; ama önemli olan, kimilerine NE söylediğin değil, NASIL söylediğindir.;)

Nasipden Ötesi Yok ÖYKÜ

Nasipden Ötesi Yok

Gencin birisi Kâbe'de hep, "ey dogruların yardımcısı olan Allahım, ey haramdan sakınanların yardımcısıolan Allahim, sana hamdü sena ederim" diye dua ederdi.
Bu durum herkesin dikkatini çeker.
Birisi, (neden hep ayni duayi yapiyorsun, baska bir sey bilmiyor musun?) der.
O da anlatır :
7-8 sene önce yine Kâbe'de iken içi altın dolu bir torba buldum. Tam 1000 altın vardı. İçimden bir ses bu altınlarla, şunlari şunlari yaparsin) diyordu. Hayir dedim kendi kendime, bu benim degil, başkasının malı, onu kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada birisi,

-"şöyle bir torba bulan var mı?" diye bağırıyordu.

çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum.

Torbayi tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. Al öyleyse torbanı diyerek verdim. Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi, pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına yaklaştım, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altin dediler.

Adamdan aldığım 30 altını verip bu genç esiri satın aldım. Bir iki yıl geçti.

Genç çok çalışkan, çok edepli idi. Onu aldığıma çok memnun olmuştum.

Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu.

Genç bana dedi ki,

-Efendim, ben Fas Emiri'nin oğluyum. bu gelenler babamın adamları.

Beni buldular. Senden beni satın almak isterler. Sen iyi bir insansın, beni onlara 30 bin altından aşağıya satma dedi. O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler.

- Satarım dedim. 60 altın verelim dediler.
-Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? biz sana iki mislini
veriyoruz dediler.
- Öyleyse gidin pazardan alın dedim.

Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 30 binden aşağı olmaz dedim.
Çaresiz kabul ettiler. Altınları verip, genci alıp gittiler.
Ben o 30 bin  altınla işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin
oldum.

Bir gün bana arkadaslar, "çok zengin bir ailenin iyi bir kizi
var, babası yeni vefat etti. Onunla seni evlendirelim" dediler. ben de "olur"
dedim.
Nikah kıyıldı, deve yükleri çeyizini getirdiler. Çeyiz arasında bir torba
dikkatimi çekti.

Kıza, "bu nedir" dedim.
İçinde 970 altin var, babam kâbede bunu kaybetmis, bulan gence 30 unu
vermis, kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi".
Demekki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermeseydim haram yoldan
gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce

Rabbime hamd ederim.

29 Eylül 2013 Pazar

HAYAT DERSİ Haram Lokma Yemeyin

 Güzel Bir Hayat Dersi

." Toplantıya gideceğim. Baktım geç kalma ihtimalim var, bindim bir taksiye, muhabbetçi bir arkadaş. O anlatıyor ben dinliyorum. Tam işyerinin önüne geldik. Ankara'da Bakanlıklar. Taksi parası 9.75 TL tuttu, ben 10 TL uzattım. Hani hepimizin yaşadığı sahne vardır ya, taksici üstünü arıyormuş gibi yapar, siz de para üstünü alabılmek için bir ayak dışarda, inmemek için debelenirsiniz. Tam o sahne olacak. Şoför, para üstü varmı diye aranmaya başladı.

"Üstü kalsın kardeşim" dedim.

Döndü bana doğru

"Vaktin varmı abi ?" dedi.

"Evet" dedim (tek ayağım hala dışarda)

Dörtlülere bastı,trafik dört şerit akıyor, indi araçtan. Önde bir büfe var. Gitti oraya, bir şeyler konuşup geldi. Bana 25 Krş uzattı. Belli ki para bozdurmuş.

"Birader" dedim,"9.75 değil,10.50 yazsa istermiydin 50 krş.benden?"

-Ne alacağım ağabey 50 krş.u

-Peki niye gittin 25 krş.için o kadar uğraştın.Üstü kalsın demiştim.

Döndü bana,attı kolunu arkaya :

-Vaktin varmı abi?

-Var.

-Çek kapıyı o zaman

Muhabbetçi bir taksici ile karşı karşıyayız.

5 dk.konuştuk.İngiltere'de profösüründen,bilmem kiminden eğitimler aldım.O taksicinin 5 dk.da öğrettiklerini,ingiliz hocalar haftalarca verdikleri derslerde öğretemediler.

Abi, biz Keçiören'de 5 kardeşiz. Babam rençberdi benim, günlük yevmiyeye giderdi; artık inşaat falan bulursa çalışır gelir, o gün iş bulamamışsa, biz eve gelişinden, yüzünden anlardık. Durumumuz hiç iyi olmadı. Akşam yer sofrasında yemek yerdik. Yemek bitince babam bize "durun kalkmayın" derdi. Önce dua ederdik sonra babam bize sofrada konuşma yapardı.

"Aha" dedim,"bizim meslek", seminerci.

- Ne anlatırdı baban

- Hayattta nasıl başarılı olunur ?

O gün inşaata çağırmazlarsa eve para getiremiyor, sonra çocuklara hayatta başarı teknikleri anlatıyor.

-Babam işe gidince büyük abimiz onu taklit ederdi, delik bir çorapla pantalonun ceplerini çıkarır, dört kardeşi karşısına alıp "Dürüst olun, evinize haram lokma sokmayın" diye anlatırken, biz de gülerdik. Annem kızardı, "Babanızla alay etmeyin. O, hem dürüst hem de çalışkandır" derdi. Yan evde iki kardeş var, onların babası zengin. Babaları birahane işletiyor, ama adamda her numara vardı, kumar falan oynatırdı. Bizim yeni hiç bir şeyimiz olmadı, hep o ikisinin eskilerini kullandık. O amca mahalleden geçerken biz 5 kardeş ayağa kalkardık, çünkü bize bahşiş verirdi. Babam eve gelince ayağa kalkmazdık. Çünkü hediye, para falan hak getire. Abi biz babamı kaybettik. Altı ay içinde yandaki baba da öldü. Yandaki baba iki çocuğa 5 katlı bir apartıman, işleyen bir birahane, dövizler ve araziler bıraktı. Bizim baba ne bıraktı biliyormusunuz ?

-Ne bıraktı ?

-Bakkal veresiyesi ve konuşmalarını bıraktı : "Evladım işinizi dürüst yapın,hakkınız olmayan parayı almayın..."falan filan. Abi aradan 15 yıl geçti, diğer 2 kardeş ceza evindeler, ne ev kaldı ne birahane. Ailesi dağıldı.

Biz 5 kardeş, beşimizin Keçiören'de taksi durağında birer taksimiz var hepimizin birer ailesi, çoluk çocuğu, hepimizin birer dairesi var. Geçenlerde büyük abimiz bizi topladı ve dedi ki :

"Asıl mirası bizim baba bırakmış."

Hepimiz ağladık. 5 kardeş taksiciliğe başladığımızdan beri, taksimetrenin yazmadığı 10 krş.u evimize sokmadık. Her şeyimiz var Allah'a şükür.

Çok duygulandım, veda ettim, tam ineceğim :

-Dur abi, asıl bomba şimdi.

-Nedir bomban ?

-Nerede oturuyoruz biliyormusun? O iki kardeşin oturduğu 5 katlı apartmanı biz aldık. 5 kardeş orada oturuyoruz.

Evladınıza ne araba bırakırsınız, ne ev, ne de başka bir miras. Evlada sadece değer kavramları bırakırsınız. Bakın iki baba da evlatlarına değer kavramları bırakmışlar.

(A.Şerif İzgören kitabından) alıntıdır.