Güncel Konular, Yarışma Soruları ve Cevapları, Eğlence, Fıkra, Siyaset, Genel Kültür,Bilgi Yarışması, Anlamlı Sözler
Bu Blogda Ara
28 Şubat 2014 Cuma
27 Şubat 2014 Perşembe
Hayat Bir Nefestir Aldığın Kadar Mevlana
Hayat Bir Nefestir Aldığın Kadar;
Hayat Bir Kafestir Kaldığın Kadar;
Hayat Bir Hevestir Daldığın Kadar!
Mevlana
Bir Babadan Oğlunun Öğretmenine Mektup
Aşağıdaki satırlar, çok ünlü bir babanın, oğlunu yaşama hazırlayacak, ona
insanlık ve ahlak bilgilerini verecek olan öğretmenine yazdığı mektuptur.
Bu mektupta ünlü baba, oğlunun öğretmeninden bazı isteklerde bulunuyor.
Öğretmene, öğrencisini dürüst, onurlu, ahlaklı bir insan olarak yetiştirmesinin
yollarını gösteriyor.
Bu ilginç ve derslerle dolu mektubu; günümüzde yolunu kaybetmiş, her türlü
insani ve ahlaki değerleri bir kenara itmiş babalara belki bir şey anımsatır ümidiyle
köşeme alıyorum.
Ayrıca mektubun, çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları ülkesi, toplumu ve tüm
insanlık için yararlı ve sorumlu bireyler olarak yetiştirmelerini beklediğimiz
sevgili öğretmenlerimize bir rehber olacağına inanıyorum.
Çok ünlü babanın oğlunun öğretmenine yazdığı aşağıdaki mektubu özellikle evlat
büyüten annelerin, babaların çok dikkatli okumalarını diliyorum:
* * *
“Zaman alacak biliyorum, fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir liranın,
bulunan beş liradan daha değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıklardan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin, zorbaların görünüşte galip olduklarını…
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı.
Gökyüzündeki kuşların, güneşin altındaki arıların ve yemyeşil
yamaçlardaki çiçeklerin ebedi gizemini düşünebilsin.
Okulda hata yapmanın, hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret
ona.
Ona kendi fikirlerine inanmasını öğret.
Herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi, tüm insanları
dinlemesini öğret ona, fakat tüm söylediklerini gerçeğin eleğinden geçirmesini,
ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyata satmasını, fakat hiçbir zaman kalbi ve ruhuna fiyat
etiketi koymamasını öğret.
Uğultulu bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona.
Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik
dikilip savaşmasını öğret.”
* * *
Yukarıdaki mektup, ABD nin 1809-1865 yıllarında yaşayan 16. Başkanı Abraham Lincoln
tarafından oğlunun öğretmenine yazılmıştır.
Bu çok ünlü insanın yaşamı filme çekildi ve Oscar’a aday gösterildi.
Bir Jilet Öyküsü
On dokuz yıl evveldi. Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında
ilginç bir not gördüm.
" Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir
kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik
sanayisine yardımcı olun."
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste
o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini
istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar,
basın bir haberi duyurur.
" Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı
yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,
dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç
prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına
yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun."
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste, " Aman
babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,
yorulmaya değer mi? "
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
" Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken
gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde
kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun? "
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in
proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım.
Alain,
" Bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur " diyordu. İlave ediyordu. " Bir iğnenin
üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır "
diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor.
İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi
toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile
anlatır ve " Su andan itibaren der, Allah şahidim olsun ki, Japonların
iç ve dış borçları son kurusuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir
şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. "
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası
açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün
kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...
Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere
akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek
yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına
geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir
sözü hiç unutmadım.
" Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya
savası kaybettirir " diyordu.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir,
hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
Bence herkese iletilmesi gereken mesaj varsa, o da budur..
Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, traş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında
ilginç bir not gördüm.
" Lütfen diyordu, trastan sonra jiletinizi çöpe atmayın. Yanda bir
kutu var, oraya bırakın. Bir tek jiletle dahi olsa, İsveç çelik
sanayisine yardımcı olun."
Doğrusu hayretler içinde kaldım.
Çocukluğumdan beri çelik eşya denince akla İsveç çeliği gelir.
Birçok eşya üzerinde "İsveç çeliğinden yapılmıştır" diye yazardı. İste
o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini
istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere rica yollu uyarıda
bulunuyordu.
İsviçre'de zaman zaman, belli periyotlarda, radyolar, televizyonlar,
basın bir haberi duyurur.
" Şu tarihte, su saatte, adamlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı
yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap,
dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç
prospektüsü dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre'nin kalkınmasına
yardımcı olun.
Fazla ağaç ziyanına engel olun."
Beş yaşında idim. Babaannem rahmetli, pirinç ayıklıyordu.
Bir tane yere düştü. Babaannem eğildi, aramaya başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya çalışıyor. Çocukluk iste, " Aman
babaanne dedim. Bir pirinç tanesi için bu kadar caba harcamaya,
yorulmaya değer mi? "
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, öfkeyle doğruldu.
" Sen oturduğun yerden ahkâm kesiyorsun, dedi. Hiç pirinç üretilirken
gördün mü? İnsanlar ne kadar zorluk çekiyorlar. Bir pirinç tanesinde
kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var biliyor musun? "
Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.
Aradan yıllar geçti. Hukuk Fakültesinde öğrenciyim. Alain'in
proposlarini okuyorum. Birden irkildim. Babaannemi hatırladım.
Alain,
" Bir insan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa
karşı ihanet etmiş olur " diyordu. İlave ediyordu. " Bir iğnenin
üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el emeği vardır "
diyordu.
Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı yasayan insanlardır.
Evlerini mobilya ile eşya ile dolduranlar Japonlara göre ruhen tekamül
edememiş, hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle, zavallı, evini mezat salonuna çevirmiş diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır.
Vaktiyle Japon ekonomisi bir darboğazdan geçiyor.
İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşıyor. Zamanın başbakanı meclisi
toplar. Kürsüye çıkar. Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile
anlatır ve " Su andan itibaren der, Allah şahidim olsun ki, Japonların
iç ve dış borçları son kurusuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir
şey yemeyeceğim. Su üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim. "
Dediklerini yapar, en üstten en alta bir israftan kaçınma kampanyası
açılır. Japonya bütün borçlarını öder. Bu durumun toplumun bütün
kesimlerini, tek istisna olmadan kapsadığını söylemeye gerek yok.
Geçenlerde Japon imparatorunun sarayını gördüm. Yarabbim, ne kadar
sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...
Gerekmediği halde elektriği yakmakla, suyu kapamadan bos yere
akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek
yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla biz de zalimler sınıfına
geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, İlkokul okuma kitabımızdaki bir
sözü hiç unutmadım.
" Bir mıh bir nal kaybettirir. Bir nal, bir atı, bir at bir orduya
savası kaybettirir " diyordu.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım, ister fakir,
hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik vardır.
Bence herkese iletilmesi gereken mesaj varsa, o da budur..
SEVDİKLERİNİZE VAKİT AYIRIN, YOKSA VAKİT; SİZİ SEVDİKLERİNİZDEN AYIRIR
Bir gün ÇOCUĞUM doğdu. O dünyaya geldiğinde yetişmem gereken uçaklar ve ödenmesi gereken faturalarla meşguldüm. Ben UZAKLARDAYKEN yürümeyi öğrendi. Konuşmayı da öyle…!
Ve biraz büyüdüğünde "Senin gibi olmak istiyorum baba..!" demeye başladı.
"Biraz büyüyünce, ben de senin gibi olacağım."
İş yerine telefon açıp: -Baba, ne zaman geleceksin..? diye sorardı iki de bir.
"Ne zaman geleceğimi bilmiyorum oğlum. Ama geldiğimde birlikte çok güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin."
Yıllar öylece geçip gitti. Oğlum on yaşına geldi. Ona çok güzel bir top aldım.
"Top için teşekkürler baba." dedi.
"Hadi oynayalım"
"Bugün olmaz oğlum" dedim, bu haftasonu tamamlamam gereken işler var, haftaya tamam mı..?" dedim.
"Tamam!" dedi. Fakat yüzündeki gülümseme hiç eksilmedi.
"Büyüyünce: -Baba, bende senin gibi olmak istiyorum." dedi.
Yıllar öylece geçip gitti. Oğlum önce ilkokuldan, liseden ve sonra da üniversiteden mezun oldu. Bu durumda başka birçok baba gibi benimde bir şeyler söylemem gerekiyordu.
"Seninle gurur duyuyorum oğlum..!" dedim.
"Gel şöyle biraz oturalım oğlum, sana diyeceklerim var."
Başını salladı ve gülümseyerek: "Arkadaşlara sözüm var baba." dedi. "Sen arabanın anahtarlarını verebilir misin bana..? Sonra görüşürüz oldu mu..?"
Yıllar öylece geçip gitti. Emekli oldum. Artık bol bol vaktim vardı. Oğlum ise başka bir şehirde iyi bir iş bulmuştu, orada yaşıyordu. Bir gün ona telefon ettim "Eğer sence de uygunsa, hafta sonu buraya gel de, birlikte hasret giderelim." dedim.
"Sevinirim baba" dedi. "Bir bakayım, müsait bir zaman bulabilirsem gelirim. Ama şu aralar işlerim çok yoğun. Fakat seninle görüşmeyi ben de istiyorum, baba."
"Peki, ne zaman gelirsin oğlum..?"
"Ne zaman olur, bilmiyorum, baba. Şimdi bir iş görüşmem var. Ona yetişmem gerek. Sonra ararım seni. Geldiğimde birlikte güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin."
Ve telefonu kapattığımda oğlumun çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini anladım.
Çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini...
Örnek aldığı BABASINA benzediğini...
Tıpkı, BABASI gibi olduğunu...! ......
** SEVDİKLERİNİZE ZAMAN AYIRIN,
YOKSA ZAMAN; SİZİ SEVDİKLERİNİZDEN AYIRIR..!
Ve biraz büyüdüğünde "Senin gibi olmak istiyorum baba..!" demeye başladı.
"Biraz büyüyünce, ben de senin gibi olacağım."
İş yerine telefon açıp: -Baba, ne zaman geleceksin..? diye sorardı iki de bir.
"Ne zaman geleceğimi bilmiyorum oğlum. Ama geldiğimde birlikte çok güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin."
Yıllar öylece geçip gitti. Oğlum on yaşına geldi. Ona çok güzel bir top aldım.
"Top için teşekkürler baba." dedi.
"Hadi oynayalım"
"Bugün olmaz oğlum" dedim, bu haftasonu tamamlamam gereken işler var, haftaya tamam mı..?" dedim.
"Tamam!" dedi. Fakat yüzündeki gülümseme hiç eksilmedi.
"Büyüyünce: -Baba, bende senin gibi olmak istiyorum." dedi.
Yıllar öylece geçip gitti. Oğlum önce ilkokuldan, liseden ve sonra da üniversiteden mezun oldu. Bu durumda başka birçok baba gibi benimde bir şeyler söylemem gerekiyordu.
"Seninle gurur duyuyorum oğlum..!" dedim.
"Gel şöyle biraz oturalım oğlum, sana diyeceklerim var."
Başını salladı ve gülümseyerek: "Arkadaşlara sözüm var baba." dedi. "Sen arabanın anahtarlarını verebilir misin bana..? Sonra görüşürüz oldu mu..?"
Yıllar öylece geçip gitti. Emekli oldum. Artık bol bol vaktim vardı. Oğlum ise başka bir şehirde iyi bir iş bulmuştu, orada yaşıyordu. Bir gün ona telefon ettim "Eğer sence de uygunsa, hafta sonu buraya gel de, birlikte hasret giderelim." dedim.
"Sevinirim baba" dedi. "Bir bakayım, müsait bir zaman bulabilirsem gelirim. Ama şu aralar işlerim çok yoğun. Fakat seninle görüşmeyi ben de istiyorum, baba."
"Peki, ne zaman gelirsin oğlum..?"
"Ne zaman olur, bilmiyorum, baba. Şimdi bir iş görüşmem var. Ona yetişmem gerek. Sonra ararım seni. Geldiğimde birlikte güzel vakit geçireceğimizden emin olabilirsin."
Ve telefonu kapattığımda oğlumun çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini anladım.
Çocukluk hayalini gerçekleştirdiğini...
Örnek aldığı BABASINA benzediğini...
Tıpkı, BABASI gibi olduğunu...! ......
** SEVDİKLERİNİZE ZAMAN AYIRIN,
YOKSA ZAMAN; SİZİ SEVDİKLERİNİZDEN AYIRIR..!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






